Ana Sayfa Blog Sayfa 19

Etkin Dinleme

0

Geçen ay okuduğum “Etkili Anne-Baba Eğitimi” başlıklı kitap üzerine birkaç paylaşımda bulunmak istedim. Kitabı okurken aldığım notlar üzerinden yorumlamalarım olacak. Umarım keyifle okursunuz.

Öncelikle kendimi bir ebeveyn olarak bazı durumlarda hazırlıksız buluyorum. Çocuğu olanlar eminim bu hissi biliyordur. Sonuçta ilk çocuk. Deneyim sıfır. Hamilelik döneminde hamilelik deneyimlerini okuyoruz az çok aynı şeyler, öğreniyoruz, uyguluyoruz. Fakat iş çocuk olunca her çocuk birbirinden farklı. Bir annenin çocuğunda uyguladığı yöntem onda tutuyorsa benimkinde tutmuyor. Burada da iş iletişime kalıyor. Yani senin çocuğunla arandaki iletişim. Ve şunu öğrendim ki bu taa anne karnında başlıyormuş… (“Eee bunu bilmiyor muydun ? Tabii ki anne karnında başlar” dediğinizi duyuyorum. ) Anne karnındaki iletişim konusunda ben sıkıntılıydım. Yani hiçbir zaman kendi göbeğiyle konuşan bir anne olamadım. Ama şu an oğlumla konuşuyorum. (Konuştuğumu da sanıyor olabilirim. Yeni yeni başladım diyelim…) Oğlumla olan iletişimimiz de geleceğe yatırım. Adı geçen kitabı okuduktan sonra hem oğlumla olan iletişimimde hem de öğrencilerimle olan iletişimimde farklı bir kapı açıldı bana. Bildiğim bir şey belki ama uygulama konusunda çok başarılı değildim. Şimdi yavaş yavaş uyguluyorum.

Peki bu etkili iletişimin ön basamaklarından biri, kitapta da bahsi geçen bir yöntem nedir? Etkin Dinleme. Evet, sadece dinliyoruz. Aslında çok basit. Aslında çok zor. Dinlemek kolay gibi görünen bir iştir. Birçok insan dinler, dinler gibi görünür, dinlediğini düşünür. Etkin dinleme esasında zor bir iştir. Dikkat gerektirir. Merak ister. Dinlediğiniz kişinin size söylediklerini anlamanızı gerektirir. Bu konuda da çocuğumuzu dinlemek adına öncelikle çocuğumuzun konuşması gerekir. Can henüz yeni yeni kelime söylemeye başladı. Gözlerinin içine bakarak “Evet annecim” diyorum dinlediğimi hissettirmek adına. Biraz daha büyüyünce eminim her şeyi anlatacaktır. Fakat ergenlikte öyle dönemler geliyor ki çocuklar aileleri ile hiçbir şey paylaşmıyor. Bunu kendi ergenliğimizde de yaşamış olabiliriz. İşte ben bu şekil aile iletişimini bugünlerden inşa ederek çocuğumun benimle her şeyini rahatça paylaşabilmesini hedefliyorum. Bunun için de önceliğin Etkin Dinleme’den geçtiğini düşünüyorum.

Şimdi çocukları bir kenara bırakıp kendimize dönelim. Dinlenilmek her insanın ihtiyacı öyle değil mi? Biri sizi içtenlikle dinlesin, anlasın istemez misiniz? Birçok insan psikoloğa bu yüzden gidiyor. Ki birçok psikolog da aslında hiç yorum yapmadan sadece dinliyor. Konuşmak bir ihtiyaçsa dinlenilmek de bir ihtiyaç. Beni dinleyen, anlayan biri benim için çok değerlidir. Eminim hepimiz için değerlidir. O zaman bu hissi neden en sevdiklerimize yaşatmıyoruz? Hadi birkaç küçük adımla başlayalım.

1) Öncelikle karşı tarafın söyleyeceği şeyi duymak istemeliyiz. Onun anlatacakları bizim için önemli, değerli olmalı. Bunu bazı kapı aralayıcı kelimelerle desteklemeliyiz. Bu kapı aralayıcılar karşı tarafa seni dinliyorum mesajı verir. Bu da anlatıcıyı daha fazlasını söylemeye yöneltir. Nelerdir bu kapı aralayıcı kelimeler birkaç tane örnek vereyim.
• Bunu duymak istiyorum.
• Senin görüşlerini merak ediyorum.
• Öyle mi?
• Gerçekten mi?
• İlginç.
• Öyle yaptın, ha?
• Hmm.
• Anlıyorum.
• Devam et, dinliyorum.
ve bunun benzeri birçok ilgilendiğinizi gösteren, karşı tarafı dinlediğinizi hissettiren cümleler. Birine bir şey anlattığınızda karşı tarafın ilgisi olursa daha çok anlatmak istersiniz. Kendinizden pay biçin.

2) Diğer bir can alıcı nokta ise, dinlerken karşı tarafın anlattığını doğru anlamalıyız. Karşıdan gelen mesajlar doğru yorumlanmalı. Eğer bunu başaramazsanız anlatıcı sizin anlamadığınızı düşünüp anlatma hevesi kaçabilir. Karşı tarafın mesajları muhakkak doğru algılanmalı. Bu şekilde anlatıcı anlaşıldığını hissedecektir. Tüm insanların isteği duygularının anlaşılmasıdır. ( Buraya ufak bir not, başka bir yazımda da duygular üzerine yazmak istiyorum!) Empatik dinlemediğimizde karşı taraf anlaşılmadıklarını hissederler ve bu hiç istemediğimiz bir şeydir.

Bu yazımın ana düşüncesi de Etkin Dinleme oldu. Kitap tabii ki bu konuyu derinlemesine işliyor. Bu yazdıklarım kitaptan çıkarımlarım. Bu kitapta değineceğim ve yorumlayacağım birçok konu daha olacaktır. Tekrar görüşmek üzere, sevgiler…

Photo by Magda Ehlers from Pexels

 

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Virüslere Tedavi Bulunur Ama Peki Ya Bunca Kötülüğe?

1

Virüs ve karantina ile geçen kaçıncı günümüzdeyim emin değilim, saymayı bıraktım ben de çoğunluk gibi. Fiziksel sağlığı kadar akıl sağlığını da yerinde tutabilmek için birtakım beceriler geliştiriyor insan ve adaptasyon da bunlardan biri. Sanki epeydir böyle yaşıyormuşuz gibi, sanki bahar akşamlarını dışarılarda geçiren, itiş kakış yollarda yürüyen, hiç düşünmeden kalabalıklara karışan biz değilmişiz gibi. Zorlanıyoruz ama bir şekilde devam ediyoruz. Bu süreçte sağlık çalışanları ve her gün zor koşullarda çalışmak zorunda kalan insanlar aklımızda, dünyanın her yerinde ayrı ayrı atıyor kalbimiz. Bugünler de böyle olacakmış demek.

Virüsün bitmesini endişe, korku ama illa ki bir parça umutla bekliyoruz fakat gelin görün ki benim bitmesinden yana umudumu tamamen kaybettiğim bir şey var; o da insanların içindeki dipsiz kötülük. Herkesin içinde bir iyi olduğuna, en azından söz konusu çocuklar olduğunda akan suların duracağına, hiçbir şeye olmasa acıya saygı duyulacağına inanmak istiyorum ama bunu artık başaramıyorum. Evladını kaybeden bir annenin burnunun dibine kamera sokanlara, o kamera ile çekilenleri izleyenlere, hep daha fazlasını talep edenlere, ‘Bu ne biçim anne yaa çocuğu hastayken istikrama fotoğraf atmış’ diyenlere, her şeyi ama her şeyi kendi küçük pencerelerinden yargılayanlara artık tahammül edemiyorum. Virüslerin cümlesinden daha fazla endişelendiriyor bu insanlar beni çünkü alacağımız her nefes için bin virüs gücünde zararlı hepsi. Herhangi bir ahlaki kaygıyı çoktan geride bırakmış oldukları gibi, en ilkel zamanlarda bile görülebilecek insani içgüdüleri de çoktan arkalarında bırakmışlıklarını görmek aklımı başımda tutmamı çok zorlaştırıyor.

Herkesin apayrı bir sınav içinden geçtiğini düşünemeyen, hayatta bildikleri tek şey sürekli ve aralıksız önyargı ve ahkâm kesmek olan, vicdan ve adalet duygusunu çoktan kaybetmiş bu kalabalıklar hangi tedaviyle, hangi algoritma ile düzelebilir gerçekten bilmiyorum. Acı çeken bir insan gördüğünde hiçbir şey yapamıyorsan en azından öyle sessizce durman gerektiğini herhangi bir dört ayaklı canlı bile anlamışken insanların bunu bir türlü yapmak istememesini, bir parça daha dedikodu duymak için bırakmayacakları herhangi bir değerleri olmadığını görmek beni gerçekten çok üzüyor ve derin bir umutsuzluğa sürüklüyor.

Her anımız vahşi bir Truman Show gibi geçmeye başladı, özellikle araya ekranlar girdi gireli insanlar karşılarındakinin kanlı canlı varlıklar olduğunu unutur oldu. Sanki her şey oyun, her şey şaka, her şey caps, her şey bakılıp geçilecek bir gündem. Hâlbuki her cümlenin arkasında bir insan var, acımasızca kurulan her cümle bir kalbi çok kırıyor, vicdansızca yapılan her yorum bir nefesi kesiyor. Ne olur biraz nazik olalım, düşünceli olalım, kibar olalım. Bu çok zor değil inanın. Kötü olmak, kötülük yapmak asıl zor olan. Herkesin işinde gücünde kendi hayatına baktığı bir hayat ise doğal olan, bizi hiç zorlamayacak olan. Bunu deneyelim umarım. Sağlıklı günler dilerim.

Photo by burak kostak from Pexels

 

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Bir Kuş, Bir Çiçek

1

Bir kuş, bir çiçek. Bir kuş, bir çiçek..

Banyo havlusunda gözüne takılıyor. Havlunun deseni; bir kuş, bir çiçek. Ne kuşu, ne çiçeği göremediğini fark ediyor.

#evdekal günlerinin 35.sinde, hayatı eve sığdırmaya çalışırken çok sıkılıyor. Sıkıldığını da söylemeye utanıyor. Çünkü evde kalamayanlar var. Çünkü evde kalmak bir lüks.

Dört duvar arasında yapılacaklar, her gün hızlıca bitiyor ya da bitmese de aynı günü yaşıyor gibi geldiği için “Ben bunu daha dün yaşamıştım” derken, yapacak başka şeyler bulma arayışına giriyor… Tüm gündelik sorumluluklar arasında biraz kitap okuyayım, biraz resim yapayım, biraz da dans, e hadi biraz da içime döneyim… Dönemedi.

Bir psikolog diyor ki sıkılmak kaçış göstergesi, fazla gelen duygu ve durumlardan kaçmak istiyorsun, çünkü duramıyorsun orda, kalkıp da gidemeyince ‘sıkıldım’ diyorsun.

Evet duramıyorum. Nasıl durayım? Durmak zor iş, uzun uzun durmak çok zor iş. İnsanın böğrüne çöker, bakmak istemediğin şeyler tepene üşüşür, teker teker gelin ulaaan diye bağırasın gelir.

Gerçekten çok sıkıldım.

Ben kendimle bu kadar karşılaşmak istemiyordum.

İyiydik biz, çalışıyorduk, çabalıyorduk, eğleniyorduk, çocuklarla ‘kaliteli’ zaman geçiriyorduk, ağlıyorduk, gülüyorduk, hep birileri ile… Arada kendimle karşılaşma zamanlarımı da azami surette yönetiyordum. Canım kendim. Yoga da yaptırıyorum, meditasyon da, terapiye de götürüyorum onu, iyi geliyor kendime. Şimdi ne kalitesi kaldı, ne alanı… %100 kendim… Çok sıkıcı.

Şimdi anladım ki benim kendime katlanmak için başkalarına ihtiyacım var.

Yalnızlık; yalnızlık Allah’a mahsus. Ben kendimle kalmak istesem ne evlenirdim, ne çocuk yapardım, ne de bu kadar dost/arkadaş/çevre edinirdim. İnsan yalnız kalmamak için yaratılmış bir hayvan değil mi? İlişkide iyileşiyorduk hani… İlişkilerimiz azalınca da iyileşemiyoruz. Yani ebeveyn olarak çocuklarımla gayet girift bir ilişkideyiz. Ama ben, tek ve en büyük düşüncesi birazdan nasıl oynayacağı ya da hangi çizgi filmi izleyeceği olmayan insanlarla da muhatap olmak istiyorum. Hayır biliyorum anda kalmanın alâsını onlar yapıyor ama ben anda kalamıyorum. Hayal kuruyorum, gelecek hayalleri… Sosyalleşme hayalleri… Yine o sahile gitsem, denizi koklaya koklaya yürüsem, biramı açıp etrafı seyretsem, yine en sevdiğim tatlıcıda, lokmamın üstüne kahvemi içerken sokaktan geçenleri izlesem. Sabah vapura yetişmeye çalışsam, toplantıya yine geç kalsam, koşarak gitsem, kusura bakmayın işte ben de böyle desem… Ya da konserde çılgınca dans etmekten belim kopsa, dostlarımla dertleşirken ağlasam, gülsem, sarılsam. Ah sarılsam… En çok sarılsam, sarıldığım beni bırakana kadar hiç bırakmasam.

İnsan en çok da sarılmayı özlüyor bence. Aklıma ağır battaniyeler geliyor, sarılma ihtiyacı olanlar için kesin çözüm! Onlardan mı alsam? Ya bi git deli misin, git çocuklarına sarıl diyor canım kendim yine. Kendime de sarılıyorum bolca. İyi geliyor. Ama yetmiyor…

#evdekal en çok yalnızlara zor diyorum içimden… Sessizce… Çünkü yüksek sesle söylemeye çekiniyorum, şımarık derler, histerik derler, yazık derler. Derler…

Söz konusu havlu

Bir kuş, bir çiçek. Bir kuş, bir çiçek.

Banyo havlusunda elini kuruturken gideyim de bir çay demleyeyim en iyisi, yanına da pötibör bisküvi. Ay dur 2 kilo aldım bile! Amaaan derdin kilo mu, insanlar neler yaşıyor, sen ne diyorsun…

Canım kendim.

Havlu da kirlenmiş mi ne, en iyisi kirli sepetine atayım, yenisini çıkarayım.

Hah bak, bunda desen de yok. Ne öyle bir kuş, bir çiçek, bahar gibi, yaz gibi…

Hayal gibi…

Canım kendim.

Hadi iyi bak kendine.

**

İlham olan Dirmit’e sevgiyle… 

Main photo by Pixabay from Pexels

Daha Fazla İnsanlık

0

Bu dönemde eminim hepimiz en az bir “Koronavirüs’ten sonra dünya düzeni neye evrilir?” yazısı okumuşuzdur. Totatiler rejimler daha da güçlenecek diyen de var, bunun bir tür sosyal kırılım olacağından ve düzenin daha eşitlikçi, sosyal devleti ön plana çıkaracak bir yapıya dönüşeceğini savunan da… Peki bizim kendi dünyamız ne hale gelecek? Şu anki halden ne öğrendik, ne umarken ne bulduk, hayatı tartıp biçmeye fırsat yaratabildik mi?

Sosyal medyada muhtelif hesaplardan “Bugün de sıkıntıdan ekmek yaptım, mantı açtım, bilmemkaçıncı dizimi bitirdim, evin otuzikibuçuk yıldır açılmayan dolaplarını temizledim, x gündür evden çıkmadım ve çıldırmak üzereyim” gönderilerini takip ederken içime kocaman bir “yetişememe” duygusu çörekleniyor. Gönül karantinacılığı günlerini evden çalışarak geçiren benim gibi beyaz yakalılar, özellikle de beyaz yakalı kadınlar için bu anlatılanlar başka bir evrenden gelen sesler sanki. Her sabah mesai başlarken bilgisayarı açıp, gün içinde hem iş hem de ev işlerini toparlamaya çalışan, ofis işlerine muhtemelen mesai bitiminden sonra da devam eden beyaz yakalı kadınlar. Hele bir de çocuk varsa, bakıcı da kendi karantinasındaysa vay haline; eve mi yetişsin, çocuğu mu eğlesin, kaliteli zaman mı yaratsın, iş işlerini mi halletsin?

Çocuksuz halimle, kafamdaki ve kalbimdeki binbir düşünce, yapılacak şey ve tükenmez merakımla bu kendimize kaldığımız dönemde arzu ettiklerimin peşinden soluk soluğa koşmaya çalışırken zamanı, imkanı yetiremiyorum, yetişemiyorum. Gün itibarıyla dört haftadır evden çalışıyorum ve dışarı zorunlu haller dışında çıkmıyorum; en ufak sıkılma belirtisi göstermedim. Bu yeni düzene o kadar kolay ve mutlulukla adapte oldum ki yarın arayıp “Hayat normalleşti, işe geri dönüyoruz” deseler birçoklarının aksine mutluluktan çok derin bir sızı duyarım göğsümde. Daha yeni başlamamış mıydık oysa? Ben kimseyi ya da hiçbir yeri o kadar özlemedim ki – sadece An Vokal ve sahne için burnumun direği sızlıyor, o kadar! Şartlar normalken yapıp da şu anda yapamadıklarımdan çok, şu anda yapabildiğim şey var benim. Düşünebildiklerim, hissedebildiklerim ve görebildiklerim, normal zamanın üstünde ve dışında. Sevgilimle mesela, hayatımızda hiç olmadığımız kadar fazla zaman geçirdik. Gün içinde ikimiz de ayrı odalarda çalışıyoruz oysa, ama buna rağmen birlikteyiz ya, bunun değerini biliyorum, her anına minnet duyuyorum. Sabah uyanınca hazırlanma ve yol derdi olmadan doğrudan işe başlamanın konforunu, akşam eve geç kalıp yemeği nasıl hallederim stresi olmadan mutfağı planlayabilmeyi, herkes evinde olduğu için toplantıları çok daha kolay organize edip konuları çok daha verimli konuşabilmeyi çok sevdim. İşler ben zorlamadan benim tarzıma dönüştü: az laf çok iş, lütfen ama!

Evde olmak, evle ilgilenme düzeyinden bağımsız olarak, insanın kendine kalması çok değerli. Kafamın içi o kadar dolu ki sıkılacak yerim yok, onu geçtim, kafamın içindeki sesleri tatmin edebilecek kadar zamanım bile yok! Okumaya normal zamandan daha fazla odaklanmak (karantina günlerinde ilk olarak James Davis’in “İnsanın Hikayesi”ni büyük keyifle, küçük araştırmalar yapıp notlar alarak okuyorum) ruhuma iyi geldi ve bir süredir eksikliğini hissettiğim bir yeri doldurdu, ama yeterince çok okuyamıyorum. Akşamları televizyonu susturup daha değerli bir şeyler izlemeye çalışıyorum ama hala kafamdaki kısa izleme listesini bitirmiş değilim. Nicedir ertelediğim online fotoğraf eğitimine sonunda başladım, çıkıp pratik yapamıyorum gerçi ama yine de bilmediğim şeyler öğreniyorum. Daha uzunca bir liste var aklımdan geçen, kimisine ucundan başladım, kimine daha sıra gelmedi.

Zorunluluktan bir arada olunan insanlarla yapılan mecburi (ve ekseriyetle hiç keyif almadığım) sohbetler bana hep zor geliyordu zaten, şimdi onlar kesilince etrafı huşu dolu bir sessizlik kapladı. Ben de şehri dinliyorum bolca, kumruları, serçeleri, martıları… Kendine bu düzenden pay çıkarıp yeni bir ritm oturtan apartman kedilerini… Sabahları gün ışığıyla kendi ritmimde (mesai başlamadan) uyanıp camı açınca kuşlarla selamlaşıyorum her gün. Hele geçen hafta sonu sokağa çıkma yasağı geldiğinde tek tük duyulan motor sesleri de tamamen kesilince ne de güzeldi etraf o parlak bahar güneşinin altında! Sessizlikte dünyanın efendisi değil parçası olduğunu daha iyi özümsüyor insan…

Bütün bu düzen, bu yeni sistem nasıl eskiye dönecek, dönmeli mi, bundan kaçmak isteyen, yeni halle huzura mutluluğa erenler kendini nasıl koruyacak bilmiyorum; ama bir çaresi olmalı! İş yerleri mesela, evden çalışma hakkını gündemine almalı. Sosyal mesafe dediğimiz şey en azından kişisel alan mertebesinde devam etmeli, bazı gereksiz “kültürel” samimiyetler son bulmalı. Marketten alınan her paketi yıkamak değil belki ama, toplu taşıma araçlarında etrafa olabildiğince az dokunmak alışkanlık olmalı. Hasta olanlar kendi evleri dahil her yerde maskeyle gezip mikroplarını kendilerine saklamalı. O eller sadece korkudan ve zorunluluktan değil, içimizden öyle geldiği ve gerektiği için iyi yıkanmalı. Daha fazla kişisel alan ve zaman kalmalı, daha fazla insan olmak için daha fazla imkan! Ömrümüzün ilk, ama bence son olmayacak salgınından geriye daha fazla insanlık kalmalı…

Photo by Lukas from Pexels

 

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Bir Sağlıkçı Gözüyle ‘Corona’

0

Daha öncesinde benzeri yaşanmamış bir hadise ile karşı karşıya geldik. Uzak uzak doğulardan gelen fısıltılar şu anda bizim kasırgamız hatta tufanımız oldu. Bize dokunmaz sandığımız, bize gelene kadar çözümü bulunur sandığımız geldi ve kapımıza dayandı. Toplumsal, sistemsel, ailesel, bireysel ve ruhsal anlamda tüm yapılan uyarılara rağmen müthiş bir panik halindeyiz. Bu panik dalgasını altına alıp sörfünün tadını çıkardığını sanan da var, boğuşup dibi boylamamaya çalışanı da, aldığım her nefes bana kârdır diyerekten çırpınanı da, yılan sandığı yosunlara sarılanı da… Ve bu panik cinsiyet gözetmeksizin cahilinde de var, okumuşunda da, beşinde de yetmiş beşinde de…

Peki ben bir sağlıkçı olarak bu tufanın neresindeyim, dalgalar beni ne yaptı? Gemide miyim, ıssız adalardan birinde mi yoksa en dipte mi?

Öncelikle sosyal medya üzerinden mesaj üzerine mesaj, video üzerine videolar geldi; kimi etkileyici- gerçekçi, kimi korkutucu- abartılı, kimi de aslında asılsızdı. ‘Bu işlerin az çok içinde olup siz bari onu ayırdetmişsinizdir’ demeyin çünkü çok profesyonel olanlar vardı, bazen çok saftık veya bazen de çok panik. Artık neye ve nasıl inanacağımıza şaşırmıştık. Ben geç kalıp hata yapmaktansa, erken davranıp yorulduğumla kalmayı yeğledim. Kaçabileceğimiz bir yer olmadığı gibi çocuklarımızı emanet edebilecek bir yerimiz bile yoktu. Tüm meslektaşlarım gibi tulum, maske ve koruyucu ekipman derdine düştüm. Ben bu paylaşımları ve yorumları ölçüp tartacağım derken ülkede tulum maske kalmamıştı. Fiyatlar kat katına yükselip, bazı ürünler ve ilaçlar karaborsaya düşmüştü bile.

‘Her şerde bir hayır vardır’ deyip başımızın çaresine bakmaya koyulduk. Maskeler diktik, ördük, boneler yaptık, tulumlar diktirdik. Bazı arkadaşlarımızın anneleri ve büyükleri gönüllü olarak bu işleri yaptı, cüzi bir ücretle veya ücretsiz bu ürünleri dağıttı. Bazı firmalar destek çıktı. Muhteşem bir dayanışma örneği sergilendi. (İşler başını alıp gittikten sonra hastaneler ve sağlıkçılar için ekipman bulunup paylaşılacağı duyuruldu.) Sonra meslektaşlarım arasında tanı, tedavi ve destek aşamasında ne yapılabilir, en hızlı ve en etkin yollar nedir onlar tartışılmaya başlandı. Büyük şehirlerde yeni yapılan çalışmalarda etkinliği tam kanıtlanmamış bazı ilaçların karaborsadan çok yüksek fiyatlara satıldığı duyumları yayıldı. Hijyen kuralları daha da katı bir şekilde uygulanıp, evlerimizde alınabilecek ufak önlemler paylaşılmaya başlandı.

Aileler izole edildi, okullar kapandı, bazı ebeveynler bu savaşı ailelerinden uzakta vermek zorunda kaldı. Oluşan stresli yaşantı ister istemez bazı dengesizlikleri ve tutarsızlıkları da beraberinde getirdi. İzinler iptal edildi ama kimi insanlar bazı gerekçe ve önceliklerle izinlerini alabildi. İnsanlar çaresizliklerinden ücretsiz izin almak istedi, o bile bazen yapılamadı. Tüm sağlık çalışanlarının arasında fiziki yapı nasıl farklıysa sağlık açısından da farklılıkları olanlar vardı. Kronik hastalığı olanlar, bağışıklık problemi olanlar, ilaç kullanımı olanlar vardı. Risk katsayıları kat kat artan bu insanların çalışmama, kendilerini koruyabilecekleri daha güvenli ortamlarda çalışma talepleri de aynı izin konusunda olduğu gibi dengesiz ve tutarsız bir şekilde mantık dışı ve kırıcı açıklamalarla sümen altı edildi.

Bu esnada insanların davranışları bir renk skalasını andırır şekilde çeşit çeşit ve farklı olabiliyordu. Çok abartanından hiç takmayanına bu kitle içerisinde her zamanki ‘hak yedirmeme isyanı’ görüntüsü altında hayatın ona sunduğu negatiflikleri öfke, vurma, kırma şeklinde hayata geçiren sağlık magandaları da boş durmadı. Gereksiz yere hastanelere gelmeyi bırakın, kırıp döküp insanların zaten yorgunluktan ve stresten yok oldu olacak moralini de yerle bir edenler oldu. Sokağa çıkmayın denildi, insanlar çocuklarını apartman bahçesine yolladı. O çocukların parklarda, salıncaklarda ellemedikleri yer kalmadı, eldiven- maskeleri vardı ama yerlerde yuvarlandılar ve eldivenli elleriyle ağızlarına burunlarına dokundular. Sokağa çıkma yasağını duyan insanlar soluğu market kuyruklarında aldı. O iki üç parça abur cubur yenmese de olurdu ama o yaşanan bilinçsiz kalabalık günlerce almış olduğumuz o önlemleri başa sardı. Bazı mesajlar ya tam anlaşılmadı ya da anlaşılmak istendiği gibi algılandı.

İyisiyle kötüsüyle biz bizeydik, bu savaş hepimizindi. Alkışlar ve ıslıklar, yanan sönen ışıklar bize yalnız olmadığımızı hatırlattı ve hiçbir zaman da olmayacağımızı…

Photo by Edward Jenner from Pexels

 

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.