Ana Sayfa Blog Sayfa 15

Misafirin İyisi Acaba Hangisi?

0

Karantina günlerinde sosyal medyada sıkça gördüğüm bir yorum da ‘Oh misafir gelmiyor en azından, rahat ettik’ oldu. ‘Bir yere yetişme derdi kalmadı, ikram hazırlama endişesi kalmadı, aman ev temiz mi kanepenin altı tozlu mu diye dertlenmeye gerek kalmadı’ ve benzeri cümleleri çok gördüm. Bu vesileyle, aslında amacı görüşmek istediğimiz insanlarla buluşmak olduğu için neşeli bir durum olması gereken misafirlik konusunun özellikle de kadınlar için kâbusa dönüşmesi üstüne biraz düşünelim isterim.

Evlerimizde sadece misafir gelince oturulan salonlar daha çok lojistik sebeplerle de olsa neredeyse tarihe karıştı ama misafir telaşı tarihin tozlu raflarında çoktan alması gereken yerini hala alamadı maalesef. Eve ‘yabancı’ insanlar gelecek olması ‘Elalem bizim için ne düşünür?’ sorusunu hunharca tetikliyor. Evimizi beğenip beğenmeyecekleri, ikramların yenip yenmeyeceği, misafirlik yemek takımlarının hoşa gidip gitmeyeceği, evin bal dök yala hale gelene kadar temizlenip temizlenmediği, en ufak bir eleştiriye meydan verilmeyecek hale getirilmiş olması büyük bir gerginlik yumağı olup düşüyor evin orta yerine ve tabii özellikle de kadınlara. Bir misafirlik sonrası ‘Ayy ne pis mutfaktı o öyle’ diye eleştirilen ya da iki çeşit ikram az bulunduğu için kınanan bir erkek ev sahibi yazmamıştır zira misafirlik tarihi.

Aslına bakarsanız birini evimize kadar çağırıyorsak onunla gerçekten samimiyizdir diye düşünmeli ve ‘Acaba evde neyi beğenmez?’ endişesi ile değil de ‘Ne güzel birlikte vakit geçireceğiz’ heyecanı ile yapılıyor olmamalı mı hazırlıklar? Hazırlık dediğimiz şeyin de aslında bir sınavdan geçmek olmadığını aklımızda tutmamalı mıyız? Acaba bize kendimizi böyle hissettiren insanlarla hala görüşüyor olmamız mı asıl mesele? Misal şahsen bugüne kadar misafir çağrıldığım hiçbir evdeki salon takımı ya da çatal bıçak modeli kalmadı aklımda. Onun yerine ev sahibinin güler yüzü ve birlikte geçmiş güzel bir akşamı düşündüm hep. Kendi evime de taa evlenirken ‘Şu salona güzel bir lamba alsak’ diye birbirimize baktığımız ama an itibarıyla hala tavanda olduğu gibi duran tasarruflu ampule bakıp ‘Ay bu ne biçim ev?’ diyecek ya da sekiz çeşit ikram yok diye evden çıkar çıkmaz bunu konuşacak kimse gelmedi.

Yeni evli çiftlere yapılan ve evin adeta bir teftişten geçtiği ziyaretler, ev sahibi kadının beş dakika bile oturmadan salona çay getirmeye çalıştığı, zerre kadar eğlenmediği ve misafir gittikten sonra saatlerce mutfak temizlemek zorunda kaldığı, normal şartlarda hiç görüşmek istemediğimiz halde ‘adet yerini bulsun’ diye gidilen oturmalar, zaten herkes için türlü çeşitli zorluklarla dolu bir hayatta ekstradan yük getiren ne varsa azalarak bitsin dilerim.

Photo by Andrea Piacquadio from Pexels

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Fikri Mülkiyet Üzerine…

0

Fikri mülkiyet hakları günümüzde ne derece önemli ve gerçekten kişiler için bir koruma sağlayabilir mi? Birlikte inceleyelim.

Bilişim toplumunda üretmek için bilgi stratejik bir konumdadır ve bu bilgiyi yaymak için teknolojik iletişim araçları kullanılır. Bu bağlamda bilişim toplumundaki kişiler bir şeyler üretmeye ihtiyaç duyduklarında bu üretimi yine teknolojik iletişim araçları ile gerçekleştirirler. Kişilerin bir şeyler paylaşmaya veya üretmeye çalışırken ne kadar özgün olduğu bir tartışma konusudur. Bir video içerik üreticisini örnek verelim, kendi imkanlarıyla yayıncılık yapıyor ve paylaştığı video binlerce insan tarafından taklit edilebiliyor ya da bilerek veya bilmeyerek başka bir üreticinin video içeriğini taklit edebiliyor. Buradan hareketle kişiler her ne kadar özgün olduklarını iddia etseler de küreselleşen dünyada tamamen birbirinden bağımsız üretimler yapmak söz konusu değildir.

Konuya bu açıdan bakılacak olursa dijital ortamda üretici olan hemen hemen hiç kimse tamamen özgün içerik üretiyorum ve bunun üzerinde hak sahibiyim diyemeyecek konumdadır. Çünkü geleneksel medyanın aksine dijital medyada üretici ve tüketici sınırları net değildir. Günümüzde teknolojik iletişim araçlarını kullanan herkes neredeyse bir yazar veya bir yayıncı kimliğinde olduğundan dolayı hakları tespit etmek ve hak sahibi olduğunu ispatlamak oldukça zorlaşmıştır.

Fikri mülkiyet zihinsel çalışmaların sonuçları üzerinde her türlü kullanım hakkının mülkiyeti anlamına gelmektedir; bilginin mülk edinilecek bir nesne olarak görülmesidir. Burada üzerinde durulması gereken şey ise aslında bilginin tek bir kişiye ait olup olamayacağı konusudur. Bunu şu şekilde düşünebiliriz: Kişi bir karar alırken her defasında özgür olduğunu düşünür fakat kişiyi bir yapboz gibi düşünelim. Ve o yapbozun her bir parçasını kişinin bugüne kadar karşılaştığı kişiler ve maruz kaldığı konular olarak görelim. Bu durumda kişi gerçekten özgür bir karar verebilir mi? Tabii ki hayır. Bilgi de tıpkı buna benzer. Kişinin hiçbir şeyden etkilenmeden bilgi üretebilmesi mümkün müdür? Kişi o güne kadar herkesten ve her şeyden soyut bir şekilde yaşamadıysa pek mümkün değildir. İnsanı insan yapan şey ve belki de üretmesini tetikleyen şey o güne kadar olan öğretileridir. Bu durumda kişi bir yapboz ve o güne kadar karşılaştığı insanlar ve konular da bu yapbozun parçasıdır. Bu yüzden bilgi aslında kişiye değil topluma özgüdür. Eğer bilgi üzerinde hak iddia edersek ürettiğimiz bilginin arzuladığımız yerlere gelme ihtimali de düşüktür. Bilgi paylaşıldığında ve topluma yarar sağladığında bilgidir. Keza bilgi dünya ilk varolduğundan beri binlerce yıllık insan ürününün sonucudur. Bilim ve bilgi insanlığa aittir ve tüm insanlığın ürünüdür.

Teknolojinin gelişmesiyle birlikte bilginin anlamı hem değişmiş hem de bunu küresel bazda kontrol etmek oldukça güç bir duruma gelmiştir. Örneğin, dna kriptolojisi alanında hak talep etmek oldukça zordur.

Fikri mülkiyet hakkına başka bir açıdan bakarsak sarfedilen emek karşılığında ekonomik bir hak talep ediliyor. Bu da bilişim toplumu için beyhude bir çaba gibi görünüyor. Kişiyi üretmek için tetikleyecek olan şey fikri mülkiyetten doğan ekonomik haklar mıdır, yoksa bilginin ne kadar yaygınlaştığını ve insanların bu bilgiden ne kadar yararlandığı mıdır? Bilgiyi burada somut bir örnek olması açısından ele aldık. Söz konusu üretilen herhangi bir içerik olabilir fakat hepsi yine bilgide temellenir.

İşin başka bir boyutu da üretici olan insanın bağlı olduğu kuruluşlar. Bir kişi çalıştığı kurumda bir şey yarattığında bu hak kişiye değil de kuruluşa ait olduğunda burada fikri mülkiyetin ya da telif hakkının aslında üreten için bir şey ifade edemediğini, gerçek bir korumanın da söz konusu olmadığını görüyoruz. Emeğinin kıymeti bilinen ve yeterli desteği gören hiç kimsenin bu tarz haklara bilişim toplumunda ihtiyacı yoktur.

Son olarak özgür yazılım gibi paylaşıma dayanan bir örnek verelim. Burada konu haklardan elde edileceklerden daha üst bir konumdadır.

Özetle üretimin sadece kâr amacıyla değil, insanların mutluluğu ve gelişimi için yapılan bir sistemde fikri mülkiyete ve bu mülkiyetin yarattığı araçlara ihtiyaç yoktur.

Photo by David McEachan from Pexels

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Pandemi Suçluluğunu Nasıl Yönetmeli?

1

Psychology Today’daki şu yazıdan Türkçeleştirilmiştir.

Ben bir psikoterapistim. Geçtiğimiz ay boyunca, seanslarımda “suçluluk” hakkında birçok şey duydum:

Sağlık görevlileri gibi en önde çarpışmadığım için suçlu hissediyorum.
Karantina sırasında yaşayacak güzel bir yerim olduğu için suçlu hissediyorum.
İnsanlar öldüğü ya da sevdiklerini kaybettikleri için ve ben hayatta kaldığım için suçlu hissediyorum.
Yeterince yardım edemediğim için suçlu hissediyorum.
Market çalışanları için suçlu hissediyorum.
Tuvalet kağıdım, temizleyicim olduğu için suçlu hissediyorum.
Annem ve babam yalnız oldukları, bense ailemle olduğum için suçlu hissediyorum.
Başkaları işini kaybetmişken hâlâ bir işim olduğu için suçlu hissediyorum.

Bunlara katılıyorum! Benim de bir hastanede gönüllü çalışıyor olmam gerekmez miydi?

Başkaları şanssızken şanslı olmak suçlu hissetmeye, hatta utanmaya sebep olabilir.

Bu suçlulukla ne yapacağız? Onu nasıl anlayacağız? Onu yatıştırmalı mıyız? Cezalandırılmayı hak ediyor muyuz? Suçluluk hissimizle yapabileceğimiz dönüştürücü bir şeyler var mı?

Suçluluk nedir? 
Suçluluk, kötü bir şey yaptığımızı düşündüğümüzde ortaya çıkan bir duygudur. Değişim Üçgeni’nde (duyguları anlamaya çalışırken en sevdiğim araçtır) suçluluk kısıtlayıcı bir duygudur. Üzüntü, korku, neşe ve şükür gibi temel duyguları bloke eder. Örneğin, diyelim bir arkadaşım bana hakaret etti, beynim otomatik olarak ve bilinçsiz bir kontrolle öfke duygumu tetikler. Bundan birkaç milisaniye sonra suçluluk ortaya çıkar çünkü küçükken bana “arkadaşlarıma sinirlenmenin iyi olmadığı” öğretilmiştir.

Suçluluğun evrimsel amacı bizi başkalarıyla olumlu bir şekilde bağlı tutmaktır. İnsanların birlikte çalışması önemli bir avantajdır, dolayısıyla bencilliği baskılayacak bir duygu olması önemlidir. Suçluluk, bizi, ihtiyacımız olan insanların merhamet alanında kalabilmemiz için yönlendirir. Suçun tetiklediği “yanlış his” bizi “doğru şeyi” yapmaya yönlendirir.

Sınırlarımızı kabul etmek
Hemşirelerin, doktorların ve başkalarının bizi güvende tutmak için kendilerini riske atıyor olmaları bizim suçluluk duygumuzu tetikler. Ben de başkalarını korumak için kendimi riske atmalıyım. İyi bir insan olmak istiyorum ama ölmekten korkuyorum. Hayatımı riske atmak istemiyorum. Doktor ya da kilit çalışanlardan biri olsaydım bile kendimin ya da ailemin hayatını riske atmak ister miydim, emin değilim. Hislerimize sahip çıkmak kolay değil.

Sınırlarımızı kabul etmek önce zor gelir ancak sonrasında bizi rahatlatır. Benim için, kendi terapi sürecim boyunca en zorlandığım kısım, herkese her zaman en iyisini veremeyeceğim gerçeğiyle birlikte gelen utancı kabul etmekti. Bir azize olmak istiyordum. Ama derinlerde hepimiz karanlık yanlarımızı biliyoruz – korku dolu, kin dolu o yanlarımızı, sevilmemekten korktuğumuz için kimseyle paylaşmaya cesaret edemediğimiz o yönlerimizi… Sınırlarımı kabul etmek ve “Hayır” ya da “Yapamam” diyebilmek kendimi tüm yönlerimle kabul etmemi, endişemi ve öfkemi azaltmamı ve çelişkili gibi görünse de gerçekten şefkatli olabilmemi sağladı.

Suçluluk bazen işe yarar, bazen yaramaz
Gerçekten kötü bir şey yaptığımızda, birini incitmeye, aldatmaya, yaralamaya ya da birine yalan söylemeye çalışarak hareket ettiğimizde suçlu hissetmeliyiz. Sorumluluk almayı gerektiren bir davranışta bulunmuşsak bedelini ödemeliyiz. Ancak çoğu zaman, suçlululuğumuzun temeli yoktur. Kendimize dikkat etmekten başka bir şey yapmamışızdır. Böyle bir durumda suçluluğun, daha derinlerdeki bir çelişkinin ya da acının üzerine kapatmak gibi bir işlevi vardır. Örneğin:

Başkasını öfkelendiren ya da üzen bir sınır çizmiş olmanın suçlululuğu
Bir başkasının aldığı riski almak istememiş olmanın suçluluğu
Sevdiğimiz bir insan ölmüşken hayatta kalmanın suçluluğu
Başkasını olumsuz etkilemesine rağmen kendimize iyi bakmanın suçluluğu
Şanslı olmanın, başkalarından daha fazlasına sahip olmanın, ayrıcalıklı doğmuş olmanın, başkalarından daha varlıklı olmanın suçluluğu

Suçluluktan Şükretmeye Doğru
Şanslı oluşumuzu kabullenmenin bir yolu olabilir mi? Evet, suçluluktan şükretmeye doğru geçmek. Şöyle: Sahip olduklarınız için (örneğin, herkesin kendine ait özel bir alanı olmasına izin verecek büyüklükte bir evin) ya da yapmak zorunda olmadıklarınız için (örneğin hastanede çalışmak) sizi suçlu hissettiren şeyleri düşünün. Şimdi bunlara şükredin.

Örneğin ben, bulaşma oranının görece az olduğu ve sosyal mesafe kuralını koruyarak yürüyebildiğim bir yerde yaşadığım için suçluluk duyuyorum. Bu suçluluğu karın boşluğumda hissediyorum. Sonrasında şükretmeye başlıyorum. Yüksek sesle “Kendimi karantinaya alabileceğim bir evim olduğu için minnettarım. Çok şanslıyım” diyorum. “Bunu hak etmiyorum” ya da “Bunu hak ediyorum”lara girmiyorum, çünkü her birimizin güvende olmaya ve mutlu hissetmeye hakkı var. Konu bu değil. Konu, şükretmenin suçlu hissetmekten daha iyi gelmesi.

Şükretmenin Faydası
Suçlu hissetmekten şükretmeye geçtiğinize göre, şimdi harekete geçme zamanı. Bu minnet duygusunu nasıl faydalı bir şeye dönüştürürüz?

Teşekkür etmek iyi bir başlangıç. Hastaneye, doktorumuza, ya da bizim yapamadığımız şekilde yardım eden birilerine teşekkür notu yazabiliriz. Bir yandan sosyal mesafe kurallarını koruyarak yakınımızda oturan yaşlılara yemek götürebiliriz. Maske, eldiven, tuvalet kağıdı, temizlik ürünleri gibi şeyleri paylaşabiliriz. Gönüllülük esasına dayalı olarak bir şeyler yapabilir ya da bize iyi gelen bir yere bağışta bulunabiliriz.

Biraz düşününce, suçluluktan şükretmeye geçebilir ve üzerimize düşeni yapabiliriz. Pandemi sırasında evde kalmamız, birbirimize iyi bakmamız ve olayların daha kötüye gitmesine engel olmamız gerekiyor. Üzerimize düşen bu. Evde kalmak hastalanmamamıza ve sağlık sisteminin yükünü azaltmamıza sebep oluyor. Bunu düşünerek kendinizi iyi hissedebilirsiniz.

Eğer başkaları zorluk yaşarken şanslı olduğunuz için kendinizi kötü hissediyorsanız, suçluluktan şükretmeye doğru geçmeye çalışın. Kendinize “Şanslı olduğum için minnettarım” deyin. Sonra o minneti içinizde hissedin. İyi bir şeyler yapmaya doğru harekete geçmenize yarayacak derin bir nefes alın. Suçluluk duyarak evde oturmak kimsenin işine yaramaz. Ama minnet duymak yarayabilir.

Photo by Adrianna Calvo from Pexels

Reçete: Bana ne?

1

Instagram’da Larissa Gacemer’in isyan ettiği videoyu izlemişsinizdir muhtemelen.

Kadına “Neden çocuk yapmıyorsunuz?” diye o kadar çok soru sorulmuş ki, “Çünkü bende bir sorun var, eşim de beni böyle kabul etti.” diye açıklama yapmak zorunda kalmış.

Burada beni aşırı rahatsız eden iki durum var. Sırasıyla açıklamaya çalışacağım.

İlki şu; keşke okullarda hayat bilgisi vb. derslerde biraz da görgüden, nelerin sorulup sorulmayacağından bahsedebilsek. Çünkü belli ki kültürel olarak aileden bunları öğrenme konusunda eksiğimiz var. Halbuki işi pratiğe dökmek çok basit: “Bana ne?” dediğiniz bir soruya “Beni ilgilendiren hiçbir durum yok gerçekten.” diye yanıt veriliyorsa o soru sorulmaz. Sırasıyla biraz bu soruları toparlamaya çalıştım.

“Eee sende yok mu bir şeyler?”
“Eee oğlanın evlenmeye gönlü mü yok yoksa?”
“Sen kilo mu aldın / kilo mu verdin?”
“Ooo yüklenmişsin çarşı pazarı, neler aldın böyle?”
“Eee çocuk düşünmüyor musunuz?”
“Doğum nasıl olacak?”
“Sütün yetiyor mu?”
“Tek büyümesin bu çocuk, kardeş lazım.”
“Senin yüzüne ne olmuş, çok solgun duruyorsun?”

Bu liste sonsuzluğa kadar gidebilir. Toplum olarak bizim esas virüsümüz gerçekten bu burun sokma durumu. Bir insanın, fiziki, ekonomik, cinsel, medeni halleri ile ilgili o kişi size fikir sormadığı sürece yorum yapılmamalı, yapılamaz. Bu kadar basit bir konuyu bile 2020 yılında hala aşamıyor olmamız inanılmaz değil mi sizce de?

Söz konusu video ile ilgili gelen yorumları da okumaya çalıştım epey. Birçok kişi şunu demiş “E insanlar iyi niyetle sormuş, ne var yani bu kadar tepki verecek??”. Birincisi özel yaşamla ilgili sorulan bu sorularda iyi niyet gibi bir şey söz konusu olamaz. Bir diğeri de sizin öylesine sorduğunuz sorular karşı tarafta sandığınız gibi etki etmiyor olabilir. İnsanlar bir bilgisayar karakteri değil; sadece beslenme, barınma, uyuma ile günlerini geçirmiyor. Duygusal anlamda kimin ne ile uğraştığını, ne ile canının yanacağını bilemezsiniz.

Şimdi burada beni rahatsız eden ikinci duruma geliyorum. Larissa videoda şunu diyor: “Eşim beni böyle kabul etti.” İşte bu saçma sapan durumların kadını getirdiği nokta bu. Bir kere kim kimi neden kabul ediyor? Bir diğeri de bu sorulan saçma sapan öylesine sorular, kadının ruh durumunda nasıl bir hasar bırakmış ki kendisinin eksik olduğunu düşünüyor. Gerçekten ne haddinize, ne haddimize?

Toplumun yarattığı bu şiddeti yaşamayanımız yoktur sanıyorum. Mesela ben de yıllarca çok ciddi sivilce problemi yaşadım. O dönem, ağrılı, uyutmayan sivilceler ile uğraşırken beni fiziksel acıdan daha çok “Aaa yüzünde ne çok sivilce var?!” “Aaa doktora gitmiyor musun?” gibi anlamsız sorulara yanıt vermekle boğuşmak üzdü. Keşke şimdiki aklım olsaydı tabi, ama bu sonsuz bir döngü. Bugün de konuşacak bambaşka bir konu üzerinden sorularına devam edebiliyorlar. Toplum olarak bu döngüyü kırmadıkça bu psikolojik şiddetin sonu yok.

Bu arada bir diğer konu da bu hadsiz sorulara aynı hadsizlikle yanıt versek, saygısız olan taraf yanıtlayan kişi olur. Mesela “Eee oğlanın seninle evlenmeye gönlü yok mu?” sorusuna “Yok teyze ben tek gecelik ilişkilerle daha mutluyum, evlilikte gözüm yok.” dense, “Eee doğum nasıl olacak?” diyene “Sen mi doğurtacaksın canım neden ilgilendin?” dense, “Aaaa ne büyük sivilcelerin var!” diyene “Yok o kadar büyük değil ya en azından senin popon kadar büyük değil” dense toplum kimi saygısız bulur? Soruyu sorarken iyi, yanıta gelince mi işler değişiyor?

Her zaman dediğim bir başka konu da, bu soruları ne yazık ki en çok kadınlar soruyor. Daha sonra kadına yönelik fiziksel bir şiddet haberi çıktığında aynı kadınlar ayaklanıyor. E sen az önce “Çocuk düşünmüyor musunuz, haydi kaç yıldır evlisiniz?” diye soran kadın değil misin? Sen de şiddet uyguladın, o ne oldu şimdi? Onunla bu mu aynı canım aman sen de diyenler, evet emin olun aynı. Fiziksel ya da psikolojik fark eder mi, şiddet şiddettir.

Uzun lafın kısası; kimsenin kimseye kendini eksik hissettirmesine yol açacak, özel hayatı ile anlamsız sorgulamalara girecek bir hakkı yok. Hayat her şeye burnumuzu sokamayacağımız kadar kısa. Başka hobiler bulalım, yaşayalım.

O yüzden lütfen bu çok basit kuralı uygulamaya çalışalım: Bana ne? Bana ne? Bana ne?

Photo by Andrea Piacquadio from Pexels

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

‘İdeal’ Beden, Kadınlar İçin Tutsaklık mı?

0

Geçtiğimiz günlerde hepimizin bildiğini düşündüğüm şarkıcı ‘Adele’ in verdiği fazla kiloları ile ilgili haberler, aldığı Grammy ödüllerinden daha fazla ses getirince bu yazıyı yazma ihtiyacını iliklerimde hissettim. Artık kadınların ideal bedeni ve güzelliği konusunda, bir şeylerin masaya yatırılmasının vakti geldi de geçiyor bile.

Hiç düşündünüz mü? Biz kadınlar; bedenimizi ve güzelliğimizi, ideal bir kalıba oturtmaya neden erkeklerden daha fazla düşkünüz? Cevap sizi hiç şaşırtmayacak. Tabii ki ‘ataerki’. Çağlar boyunca parayı kazanmış ve elinde tutmuş erkek, kadına göz zevkini doyuracak egzotik bir hayvan muamelesi yaptıkça biz; ekonomi, eğitim, bilim gibi alanlara karışmayan ve tek derdi giyinip kuşanıp süslenip standartlarını garanti altına alacak bir ‘koca’ bulmaya çalışan güzel ama fazla da düşünmeyen (!) bir türe evriltilmişiz.

Bu nedenle kadınlara, halen sadece güzel olması gereken bir varlık olarak bakılıyor. İdeal bir bedene, aynı boy uzunluğuna, aynı bel ölçüsüne, aynı dudak yapısına, minicik burunlara sahip olmamız bekleniyor. Biz kadınlar, bunlarla çok fazla vakit geçirdikçe ‘erkek işlerine’ çok da vaktimiz kalmıyor. Ayrıca asla da yaranamıyoruz. Tam popomuzu eritiyoruz, bir bakıyoruz ki kocaman popolar moda olmuş. Her alanda gerçekleştirdiğimiz başarılarımızdan daha fazla, kilomuz ve güzelliğimiz ile gündeme geliyoruz. Sayısız Grammy ödülü almış bir kadının, aldığı ödül sayısından çok verdiği kilo sayısını konuşuyoruz. Böylece ‘diyet kültürü’ kafamıza kazınıyor. Yeterince güzel olmadığın sürece, hiçbir başarın görülmeyecek.

Aslında vermek zorunda olmadığımız 5 kilo fazlalığımız için endişeleniyor, sürekli diyet yapıyoruz. Kendi aramızda hep güzellik, makyaj, kıyafet konuşuyoruz. Birini ilk gördüğümüzde aklımıza direkt kilo geliyor. Başka konulara harcayabileceğimiz birçok vakti tek bir şeye harcıyoruz: ‘ideal güzellik algısına uymak’. Böyle yapmazsak toplum tarafından, özellikle erkekler tarafından kabul görmeyeceğimize o kadar eminiz ki. Güzel bir kadın olarak anılmazsak; yetenekli oyunculuğumuz, aldığımız ödüller ya da her türlü başarımız bizimle aynı kulvarda olan bir erkek kadar asla ses getirmez.

Peki bu durum neden değişmiyor? Bu güzel olma çabası neden hala ayaklarımızda bir pranga ve bizi aşağıya çekiyor? Biz kadınlar uzun zamandır erkeklerle omuz omza çalışıyoruz, üretiyoruz, ekonomik olarak var oluyoruz ama ‘kırılgan erkeklik’ kavramı ve kozmetik, estetik, moda endüstrileri sebebiyle bu boyunduruktan kurtulamıyoruz. Erkekler hala, kendilerini ayrıcalıklı görmek istiyor. Bizim de onlar kadar başarılı olmamız gururlarına dokunuyor. Erkekleri suçlayamayız tabi kii; bize nasıl geride durmamız öğretiliyorsa onlara da önde durmaları, güçlü olmaları, ‘bebek gibi’ ağlamamaları,’ kız gibi’ koşmamaları öğretiliyor. Ataerki bize şunu diyor: ‘Ben, güçlü erkek, her konuda başarılı olur ve eve ekmeğimi getiririm. Benim görevim bu. Sen de sana verdiğim para ile aldığın kozmetik malzemelerinle ilgilen ve sözümün dışına çıkma. Mümkünse bunları yaparken de gülümse ki seni tehdit olarak algılamayayım.’

Kozmetik, estetik ve moda endüstrilerinin ne kadar paralar kazandığını ve bu sektörlerin bizi eksik hissettirmeyi böylece ürün/hizmet satın almamızı sağlayan ana pazarlama politikalarına bu yazıda değinmeyeceğim bile.

Özetle, kişiliğimizin bir tamamlayıcısı olan bedenimiz ve güzel olma dürtümüz ile makyajla bakımla uğraşmaktan aldığımız zevki tabii ki göz ardı edemeyiz. Ancak bu konuların aldığımız ödüllerin, iş yerindeki başarılarımızın ya da yaptığımız buluşların ötesine geçmesine izin vermemeliyiz. Bizim en büyük başarımız göze hoş görünecek derecede ‘güzel olmak’ değildir. Bir kadının en büyük başarısının kilo vermek sayılmadığı, daha da iyisi hiçbir insanın karakter özelliklerinden çok dış görünüşü ile pirim yapmadığı bir dünyaya kadar uyanık olmalıyız.

Photo by Alexander Krivitskiy from Pexels

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.