Ana Sayfa Blog Sayfa 10

Amor Fati

1

‘Amor Fati’ Latince bir söylem olup dilimize ‘kaderini sev’ ya da ‘kaderine evet de’ şeklinde çevrilmiş ve belki de tarihin en önemli filozoflarından biri olan Nietszche’nin felsefesi olarak karşımıza çıkmıştır.

Kaderini sevmek, bizim kültürümüzde tevekkül gibi anlaşılmaya çok müsait bir kavram ancak burada bahsedilen biraz daha farklı bir felsefe: Amor Fati, hayatta olan her şey için gayretli bir hayranlık gösterme bilincini barındırıyor içinde.

Amor fati; iyi ve kötü başa gelen her şeyin kabul edilmesi ve geçmişe takılıp kalmadan hataların ve başarıların tamamını, gelişime katkı sağlaması için sevmeyi anlatıyor.

Nietszche; ‘İnsanlığın iyiliği için bulduğum formüldür Amor Fati’ cümleleriyle açıklar felsefesini…

Aslında bir anlamda günümüz popüler yaklaşımlarından mindfullness (bilinçli farkındalık) yaklaşımında yer alan ‘’an’da kalma’’ kavramı ile de ilişkilendirilebilir. Amor Fati, geçmişe ya da geleceğe takılmadan bugünü sevmek anlamına da gelir.

Geçmişte bir şeylerin daha farklı olmuş olmasını dilemek ya da geleceğin gücünden bağımsız olmayı içen bu felsefede seçebileceğimiz bir yol ayrımı bulunmuyor. ‘Şanlı Kadercilik’ ve ‘Arsız İstekler’ iki ayrı yol değil aksine insan canlısının baş etmek zorunda olduğu iki önemli silahtır, yani hem çekiç hem testere ile yaşamak durumundayız.

Zengin olabilecek miyim?
Evlenmeli miyim yoksa bekarlık daha mı iyi?
Popüler biri olmak çok zor!
Benden daha iyi kazananları görünce kendimi kötü hissediyorum…

Yukarıda okuduklarınız, hepimiz için geçerli olabilecek yıkıcı düşüncelerin birkaç örneği ‘Amor Fati’ buradan çıkmak, kendi kritiğimizi yapmak ve zihnimizi sessizleştirmeyi anlatıyor.

Yaşadığımız ve olduğumuz her şey, birbirine denge ile bağlı. İyi ile kötü bir arada, hayatın tamamına ‘evet’ demek yani ‘Amor Fati’ için 4 pratik yöntem ise şöyledir;

➢ Karşıt fikirlere, ılımlı bakmayı deneyimlemek;
Bir şeylerin muhalif olması , düşünüldüğü kadar kötü değildir. Mesela kişinin korkularından biri bekar kalmak ise bir süre ilişkilere hayır diyerek kişinin kendini keşfetmesi örnek gösterilebilir.

➢ Değişiklikleri fırsat olarak görmek;
Gerçekleşmesinden çok korkulan bir durum meydana geldiğinde, beraberinde getirdiği yeni fırsatları görmek. Mesela ilişkisi bittiği için çok üzgün olan biri düşük bir mod ile yaşamına devam ederken bir süre sonra hayatının aşkı ile karşılaşıyor, halbuki ilişkisi devam ediyor olsaydı hayatının aşkıyla tanışma fırsatını kaçırmış olacaktı.

➢ Mutluluğun göreceli olduğunu farketmek;
Mutluluğun göreceli ve koşula göre uyarlanabileceğini bir çalışma ile anlatmak istiyorum:

1978 yılında yapılan bir sosyal deneyde loto kazananlar, bir kazadan sağ kurtulanlar ve kontrol grubu olarak 3 grup üzerinde mutluluk seviyeleri değerlendirilmiştir. Loto kazananların daha mutlu olduğunu düşünmüşüzdür hepimiz..

Ancak sonuçlar pek de tahmin ettiğimiz gibi değil, bu olaylar meydana geldikten 1 yıl sonra, loto kazananlar ile kontrol grubu ve kazadan sağ kurtulanların mutluluk seviyeleri neredeyse aynı!?

➢ An’da kalmak;
Mutluluğun bir illüzyon olduğunu kabul etmek ve içinde bulunduğumuz durum ile anlaşmak…

Gelecek, yalnızca bir patika, iyi ya da kötü olarak tanımlanamayan.
Değişim ise hayatın kendisi, değişime direnmek hayata direnmektir!

Kader, şu andır…

Gelecek, henüz gelmedi, geldiğinde ise onu sevin, gitmeden sevin..

‘Amor Fati’ bugündür!

Yaşantımızda karşımıza çıkan; iyi-kötü, güzel-çirkin, şanlı-şanssız birçok durumu kabul ederek, güzelliklerin kıymetini bilerek tadını çıkartan, olumsuzluklardaki deneyimi ve kazancı görebilen, kaderine evet diyen, zorluklardan daha güçlü çıkan bireyler olmak dileğiyle, ‘ Amor Fati’…

Photo by Pixabay from Pexels

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Vicdansız Labirent Olur mu?

0

45 yaşındayım. Ömrümün büyük kısmını kendimi patates çuvalı gibi hissederek yaşadım. Son yıllarda her gün anlamsız bir sabaha uyandım. Sadece anılarımı düşünüyordum. Hiç hayalim yoktu. Hevesim yoktu. Kızımı düşünüyordum. Okulunu, üniversitesini… Büyüyüp genç kız olacağını… Onunla paylaşacaklarımızı, ama aklıma hiç bir şey gelmiyordu. Heyecanlandırmıyordu. Geçmişte yaşıyordum. Sonra bir cümle gördüm: Hayallerin yerini anılar aldıysa yaşlanıyorsun demektir. Yaşlanıyordum. Farkında olmadan kendimi yok sayıyordum. Başkalarının takdir ettiği gibi yaşamak sinsice her hücreme sirayet etmişti. İstediğim tek şey kendim olmaktı.

Arkama dönüp bakamıyordum bile. Eski kimliğime… Kim olduğunu unuttuğum kimliğe… Cesaret edemiyordum. Asıl benliğimden ne kadar uzaklaştığımı görürsem aklım kendinden 30 yaş büyük bir ihtiyara başlık parası için verilen körpe kızlar gibi benden kaçmak isteyecekti. Günlerim kendi doğrularımı özleyerek geçiyordu. Hatta o kadar özlemiştim ki sonunda yanlışlarıma bile razı oldum.

4-5 sene önce… Evde yalnızdım. Oturdum koridora… Bir yastık alıp yüzüme kapadım. Avazım çıktığı kadar ağladım. Sesim içerden kopup çıkmak istedikçe yastığı daha çok bastırdım. Onu bastırdıkça daha çok ağladım. Bittiğinde ben de bitmiştim. Benim bittiğim yer benliğimin başladığı yer oldu.

Bir labirentin içindeydim. Benim bildiğim labirentin bir girişi bir de çıkışı olur. Uzun olur zor olur karışık olur ama iki kapısı olur. Burada çıkış yoktu. Arkamı dönüp baktım ki girişe de duvar örmüşler. Vicdansız labirent. Vicdansız labirent olur mu? Oraya bırakanın adaleti yoksa olur. Döndüm döndüm durdum. Baktım yolu yok. Sonunda oturdum içinde. Bağdaş kurdum. Gözlerimi kapadım. Hayal kurdum.

Yaslandım bir ağaca. Hafiften bir rüzgar sevdi yüzümü babamın avucu gibi sıcacık. Ağaçtaki yaprak bir gece önce yağan yağmurdan ayrılamadığı damlaya yanağımda veda etti. Ellerimi çimlerde gezdirdim, çocuklarımın saçında dolaştırdığım gibi… Derin derin çekiyorum havayı… Kâh annemin ektiği leylak kâh babamın ektiği hanımeli kokusu burnumda. Onları uğurladığım yerde. Cennete özenen yemyeşil bir bahçedeyim şimdi. Kapısı duvarı olmayan vicdanlı bir bahçede. Bahçenin vicdanlısı olur mu? Onu hayal edenin varsa olur. İki elimi birbirine kenetledim. Başka bir el bulamadığım için… Bir hayale tutunmayı öğrenirken hayalim de beni sevse keşkenin hayalini kuruyorum. Ne tuhaf bir şeyi özlemişim. Çocukluğumu hatırlıyorum. Yıllardır bunu yapmıyordum. Yıllardır hiç hayal kurmuyordum. Bir zaman tünelindeyim. Arkama ördükleri duvar kadar yıkılmamayı hedefledim. Ellerimi yüzüme koydum. Burnumu sürttüğüm yerden çıkan kıvılcımlardan bir mum tutuşturdum. Karşımda ben. Karşımda küçük bir kız çocuğu.

Kalbini kanattıkları yaraları gösterdi. Bir parça pamuk, biraz batikon aldım. Üzerlerine bastım. Cayır cayır yandı. Hem yaktım hem üfledim. Bütün yaraları sardım. Aldım batikonu bir de geçmişime bastım. Ne varsa önce yüzleştim sonra bıraktım, ya da bıraktığımı sandım. Bana ait olmayan tüm kuralları yıktım. Ben de arada kaynadım. Biraz da kendim yıkıldım. Yıkıldığım yerden kendimi inşa ettim, ya da ettim zannettim. Gözlerimi açtığımda labirent yoktu. Duvarlar yoktu. Ben vardım. Ama öylesine şeffaftım ki onlar görmüyorlardı.

O gün bugündür ayaktayım. Yorulmadım. Yorulursam ellerimi kenetlerim. ‘Ben yanındayım’ derim. Bu defa bir parça pamuğa birkaç damla gözyaşı dökerim. Yaralarımı temizlerim. Bir hayal kurarım. O hayale inanırım. Çiçek gibi sularım. Güneşe bırakır yapraklarını öperim. Annem de böyle yapardı. Menekşelerle konuşurdu. ‘Konuşursan çiçek açar’ derdi. Seversen daha güzel çiçek açar. Yorulursam menekşelerle konuşurum. Hayallerimle çiçek açarım. Ben yorulmam artık. Yorulursam da bir kapı hayal ederim. Açar içinden geçip giderim.

Photo by Steven Hylands from Pexels

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Cüret Etmeye Bir Övgü: Huysuz Virjin

0

Ülkenin en şahane renklerinden, en kıymetli mücevherlerinden Seyfi Dursunoğlu’nu kaybettik. Misler gibi bir zekâ, çok güçlü bir mizah duygusu, tadından yenmeyen bir dalgacılık üstüne bir de çok iyi bir kalple birleşirse nasıl olur diye merak edersek aklımıza her zaman ilk gelecek örnek olarak tarihteki yerini aldı Seyfi Bey. Yıllar geçse de sol memesinin altındaki cevahiri karartmamayı başararak yaşadı üstelik; ve bunun dünyadaki en zor şeylerden biri olduğunu o kadar iyi biliyoruz ki…

Seyfi Dursunoğlu 1970 yılında yarattığı Huysuz Virjin karakteri ile daha “drag queen” diye bir kelimenin varlığından bile haberi olmayan onlarca insanı, tüm patavatsız, sözünü sakınmayan, içinde bolca cinsellik barındıran şakalarla dolu programlarla çoluk çocuk, maaile ekran karşısına geçirtmeyi başarmış belki de tek insandır televizyon tarihimizde. Ailece televizyon izlerken en ufak bir öpüşme sahnesinde bile herkesin yaşı kaç olursa olsun alelacele başka yerlere bakmaya çalışması ve o anı görmezden gelmesi ile dolu ekran alışkanlıklarımızı bilmeyen birine bunun ne kadar önemli ve sıra dışı olduğu anlatmak zordur. Çok bize özgü, bizim için, bize göre ve belki de o yüzden şimdi bahsederken bile içimizi titretiyor.

Huysuz Virjin’i ne kadar sevdiğimiz ve her bir rengini ayrı ayrı ne kadar özleyeceğimiz üzerine uzun uzun konuşabilirim ama bir de Seyfi Dursunoğlu’nun gösterdiği cesaret ve kendi olma konusundaki tavizsizliğinden bahsetmek istiyorum şimdi biraz. 18 yıllık bir memuriyetten istifa edip kadın kılığında sahneye çıkma fikri günümüz şartlarında bile yeteri kadar zorken, bunu 1970 yılında yapmış birinden bahsediyoruz. Dünyanın en dandik, en sponsorlu hikâyelerini ‘Ayy ne kadar ilham verici’ diye TedX sahnelerinde anlatanlara inat, bu kadar zor ve çok ama çok cesaret gerektiren bir hayatı son derece normalmiş gibi, olanca zarafetiyle ve vakurla taşımış birini ne kadar konuşsak az gibi geliyor. Beyaz yaka hayatı bırakıp bir Ege köyünde takı tasarımı yapmaya başlamış birinin en az üç gazete röportajı varken böyle bir hayatın her yerde defalarca konuşulmamış olmasına anlam vermekte zorlanıyorum.

Seyfi Bey’i şimdiden ne kadar özlediğimizi, yerinin nasıl da doldurulamayacağını, son yıllarında onu ekranda göremediğimiz için ne kadar üzgün olduğumuzu, o yokken dünyanın biraz daha siyah beyaz olduğunu hep aklımızda tutalım ama ondan bahsederken aynı zamanda cesaretin gücüne de inanalım dilerim. Olmak istediğimiz kişi olmak için asla geç olmadığını, ‘Elalem ne der’ cümlesine bir ömür harcamamayı, herkese rağmen yola çıkmanın ferahlığını unutacak gibi olursak Huysuz Virjin’i düşünelim isterim. Çastara ças, çastara ças.

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.

Kadının Cesareti Değil, Toplumun Algısı Kırılsın

0

“Analık veya ev yönetimi bakımından gereken erdemleri, becerileri olan.” ve “Hizmetçi bayan” ifadeleri ile bizlere “kadın”ı tanımlıyor Türk Dil Kurumu. Yani anne ya da evi çekip çeviren biri değilseniz kadın değilsinizdir mi demek istiyor? Mecaz olarak belirttiği hizmetçi tabirini vurgulamak dahi istemiyorum. Diğer yandan “Erişkin dişi insan” ise ilk tanımlama ifadesi. O halde çeşitli kurumlarca belirlenen erişkinlik yaşını dikkate alacak olursak ortalama 20 yaşında isek kadınızdır anlamı ortaya çıkıyor. Peki bu tanımlamaların çelişmemesi için 20 yaşımızda evli ya da evi yöneten biri mi olacağız?

Endişelenmeyin, toplumda bize kadın demek için sadece evimizi yönetebilip yönetemediğimize bakmıyorlar. Zaten anneyseniz size kadın demeyi de tercih etmiyorlar. Ne yazık ki toplum için kadın, bir cinsiyet tanımlaması yerine ayıp ve kaba bir söylem olarak algılanıyor. Bu algı sadece erkeklere mi has dersiniz?

Hayır!

Kadınlar da kadın kelimesinin cinsiyeti değil cinsel hikayeyi temsil ettiğini kabul ediyorlar.

Peki neden kadının başarısını, aşklarını, hislerini, fikirlerini, hobilerini konuşamıyoruz? Bazen ne kadar özverili bir anne olduğunu bazen de ne kadar güzel yemekler yaptığını söylersek iltifat ettiğimizi düşünmekten öteye geçemiyoruz. Hatta bu duruma şükredecek haldeyiz öyle değil mi? Çünkü hala çorbanın tuzu az diye öldüresiye dövülen kadınlarımız var ya da kadının sadece adını değil kendisini bile yok sayan binlerce insanımız. Bu yüzden mi dar kalıplara sığınarak kadının üstüne sinmiş görev tanımlarını övgüye dönüştüren insanlara teşekkür ediyor ve bütün bu algının üzerimize yapışmasından rahatsızlık duymuyoruz?
Evet, ne yazık ki birçok kadın bu durumdan rahatsızlık duymuyor. Hatta toplumda yer edinmiş eril dili bile kullanıyor. Çünkü ona sunulan algı buydu ve sorgulamadan kabul etmişti. Kadın olarak üzerine düşen onlarca sorumluluk ve fedakarlık vardı ki kendini keşfetmek aklının bir köşesinden dahi geçmiyordu. İşte Dijital Topuklar’ın 2020 teması, #gücünügör, tam da bu noktaya anlam katıyor.

Biz, kadınlara dayatılmakta olan ataerkil düzeni (!) kabul etmeyerek, sorgulayarak, kendi gücümüzü keşfederek yol almalıyız. Eğer ki kadınlar kendine inanır ve gücünü keşfederse kalıplaşmış algılar yerinden oynamaya başlayacaktır. Şiddetin her türlüsüne olan sessizlik bozulmaya başlayacak ve kadının örnek olacağı nesiller de sorgulamayı, cesaret etmeyi, eril dilin dışında bir konuşmanın da mümkün olduğunu öğreneceklerdir.

Gücümüzü keşfetmek her konuda yeterli oluyor mu?

Örneğin toplumumuzda erkek hegemonyasının yer edindiği meslekleri yapan kadınlar olarak hala kendimizi huzurlu ve eşit hissedemiyoruz. Çünkü attığımız adımlar, yaptığımız işler, sunduğumuz fikirler için hata payımız yokmuşçasına var olan bir algı daha var. Bu algıya göre zaten başarılı olmamız bir mucize ya da torpil ile mümkün oluyor. Hedeflerimize bakarak vizyonumuzu değil hayal dünyamızı gördüklerini zannediyorlar. Hatta ayaklarımızın üzerinde durmak için meslek edinip iş ararken de başarılarımız sadece bir tesadüfmüş gibi vurgulanıyor.

Yer edinmiş ve edinmekte olan kalıplaşmış algılar bizim cesaretimizi kırmak isterken biz o algıları kırmak için bir kez daha güçlenip cesaretlenmeliyiz. Toplumu susmayan, deneyip yılmayan, özgüvenli kadınlara alıştıracak olan ve kalıplarını kıramamış kadınlarımıza cesaret verecek olan bizleriz.

Eşitliğin var olduğu bir dünyada “yaşamak” ümidi ile…

Photo by Pedro Figueras from Pexels

Dijital Topuklar’da yazılan yazılar, yazarın bakış açısı ve fikirlerini yansıtmakta olup, Dijital Topuklar’ın görüşlerini temsil etmeyebilir.