Kadınla alakalı her şey gibi annelik de zaman içinde ilgili ilgisiz herkesin yorumuna maruz kalmış, sürekli belli kalıplara dahil edilmiştir. Geleneksel annelik malum “yalın ayak taşa basma çocum” kaygısında, saçını süpürge eden şefkat timsalinde toplanır. Ardından meşhur “çocuk da yaparım kariyer de” sloganı dahilinde kadının endüstriyel çalışma hayatına dahili ve bir kenarda çocuğunu da büyütmesi teşvik edilir. Kadın ekonomik özgürlüğünü eline almalı ama bu esnada ev işlerini ve anneliği de ihmal etmemelidir. Günümüzde artık pompalanan; anneler hem çalışsın, hem çocuk yapsın, hem bakımlı olsun, hem “organik anne” olsun. Giydirdiği tulumun yüzde yüz pamuk olmasına özen göstersin, yoğurdunu da evde kendi mayalasın, aynı zamanda son moda doğum günü partilerini de organize etsin. Hem geleneksel hem modern, tüm kimlikleri bir arada bulundursun. Bu akımda sosyal medyanın etkisi de yadsınamaz muhakkak.
Peki kadınlar/anneler üzerindeki beklentiler her geçen gün katlanarak büyürken, bu arada babalardaki dönüşüm nedir? Babalardan beklenen neydi, nasıl değişti? Önümüzdeki değişimin neye evrilmesi bekleniyor?
Babalarımızın aksine, bizim neslin babaları çocuklarını sahiplenir oldular. “Annene sor” cümlesi giderek yerini “nasıl yapsak”lara bırakıyor. Artık parklarda (özellikle de hafta sonları) daha çok baba var. Daha en başında hamilelikteki doktor kontrollerine kadınlar artık kendi anneleri veya kayınvalideleriyle değil bu bebekle ilgili birinci diğer özne olan babayla gidiyorlar.
Bu yeni kocalar bir önceki nesil tarafından yer yer pek takdir ediliyor: “Ayol bizim damat pek ilgili, kız emziriyor, damat gazını çıkarıyor.” Dünyadaki en adil işbölümü erkeğin yaptığı dev bir fedakârlıkmış gibi lanse ediliyor, orası başka konu. Ayarın kaçtığı düşünülüyorsa şayet inceden eleştiriliyor: “İnanır mısın kakasını bile değiştiriyor, bu kadarı da ne bileyim, biraz şey…” Tüm bu takdirler ve eleştirilerle birlikte babalığın da dönüşen bir yerde olduğu muhakkak, çünkü bu zaten kaçınılmaz.
Gel gelelim olması gerektiği şekilde ebeveyn olan babalar “baba kimliğine” halel getirdikleri için eleştiriliyorlar. Öncelikle değişmesi gereken baba kelimesine yüklenen anlam ve çağrıştırdıklarıdır. Bu toplumda birinden “çok baba adamdır” diye bahsettiğinizde o kişinin şefkatle bakım veren bir kimliği olduğunu vurgulamazsınız. Baba adamlar, korur kollar, otoriterdir, muktedirdir. Süleyman Demirel’dir baba, Müslüm Gürses’tir. Ağırlığı olur babanın, agucuk bugucuk yapmaz baba dediğin. İşte değişmesi gereken tam olarak bu. Çünkü babalık, erkekliğin dönüşmesindeki en önemli aygıtlardan biri. Baba figürünü dönüştürmeyi başarabilirsek erkekliği dönüştürmek konusunda da çok yol alabiliriz.
Açev’in hazırladığı Erkeklik ve Babalık Halleri Raporu bu dönüşüme dair umut vaat ediyor. Raporda (1) geleneksel, (2) yeni geleneksel, (3) hevesli/gayretli ve (4) çizgi dışı olmak üzere dört tip babalık ortaya koyulmuş. Bu kategorilerin neye tekabül ettikleri isimlerinden de anlaşılıyor malum. 4. kategoriye “çizgi dışı” adının koyulması bu tür babalığın bütünüyle eşitlikçi, çocuklarıyla ilişkisinde mesafeleri tamamen kaldırmış olmasından kaynaklanıyor, çünkü yüzyıllardır inşa edilmiş olan “çizgi”nin çok dışında bir duruş bu. Çizgi dışı addedilen babalık toplumun genelini ifade etmede çok yetersiz kalsa da hevesli/gayretli babaya yöneltilen yaklaşım oldukça memnun edici. Babalık dönüşüyor, dolayısıyla erkeklik dönüşüyor.
Uzun süre Anneler Günü’nde annelere alınan ev işlerine ilişkin hediyelerin toplumsal cinsiyet rolleri açısından ne kadar sorunlu olduğu tartıştık. Şükür ki şimdi “o mutfak robotunu kafana fırlatırım” noktasına varabildik. Şimdi artık “babana al sen o robotu” diyebilmenin vakti. Babalar Günü için sunulan hediye önerileri de babalığı inşa etmede çok belirgin mesajlar verir. Çakmak, cüzdan, tesbih üçlüsünden oluşan setlerin betimlediği baba figürü sigara içer, parası vardır ve racon (!) bilir. Hukuk, sosyoloji, medya tüm disiplinlerden yapılan çalışmaların topyekun bu meseleye eğilmesiyle hızlı sonuç alınabilir.
Yıllar evvel bir kadın örgütünün düzenlediği, katılımcıların %90’ının kadın olduğu bir şiddet atölyesinde biri demişti ki “kadınlarla yeterince çalıştık, artık erkeklerle çalışma vakti.” Oklar kadınlardan alınıp erkeklere döndürüldüğünde, erkekliği dönüştürdüğümüzde tadından yenmeyecek.
Dijital Topuklar 2018 Zirvesinin teması açıklanmıştı: #tutkunubul ! İşte uzun zamandır, soruyu bilmeden cevabını aradığım tam da bu!
30’lu yaşlarıma gelene kadar dönüp de kendime bakmadım, sormadım… Ne yapmak istiyorum, neyi seviyorum, beni ne mutlu ediyor? Bir “Y görünümlü X kuşağı” mensubu olarak uslu bir çocuk olup, ilkokuldan sonra Anadolu Lisesi’ne girmeyi başarmış, sonrasında kapağı vasatın üstünde bir üniversiteye atmış, mezun olup bir baltaya sap olmuştum. Evlilik ve çocuk gerekliliklerini(!) de yerini getirmiştim. Ee, neden hala bi’ şey eksikti?
Başladım yavaş yavaş sorgulamaya… İşimi seviyor muyum? Ehh, çok da bayılmıyorum. Sevdiğim işi yapmalıyım öyleyse. Peki, neyi seviyorum? Hadi diyelim onu bulduk, sevdiğim işi yaparak para kazanamam ki. Mevcut işimden, kazancımdan vazgeçemiyorsam, sevdiğim şeyi hobi olarak yapayım. Peki neyi seviyorum?
Beni sabahları yataktan enerjiyle kaldıracak olan, uğruna çok yorulsam da usanmadan çabalayacağım, “zamanımı ve çabamı kalbimle buluşturacağım” şey ne?
“Hayatınızın tutkusunu bulmanın 3 adımının 5 ipucu! Çocukluğunuzda neleri yapmayı severdiniz?” Ortaokuldayken gitar çalmak istemiştim; annemden “boşver gitarı, ud çal ud” cevabını almamla müzik hayatım başlamadan sona erdi. Lisede babama haber spikeri olmak istediğimi söylediğimde, “yavrum, onların düzenli hayatları olmuyor” cevabıyla onun da üstü çizildi. Üniversitede katıldığım tiyatro kulübünün beni ne kadar heyecanlandırdığını fark eden ağabeyimin, okulu bırakıp tiyatrocu olmaya kalkmayayım diye üzerimden ayırmadığı gözleri altında, bunu da bir adım öteye taşımadan mezun oldum. Bunların peşinden gitmediğime, ısrarcı olmadığıma göre o kadar da tutkulu değil miydim acaba? Yok, çocukluğa indim, orda bulamadım tutkumu.
Geleyim bugüne, yeni mecralarda arayayım tutkumu. Çeşit çeşit kurslara yazılıp, deneme yanılmayla bulayım öyleyse. Yoga yapayım, yazı atölyesine katılayım, ekmek yapayım, yok yok, en iyisi bir müzik aleti çalayım; derken yakanı bırakmaz sonuç odaklılık. Bu yaştan sonra başlasan nereye varacaksın, deneME – yanılMA! Ondan yakayı kurtarsan saçını süpürge eden ebeveyn kodlarına yakalanır; çocuklarına ayıracağın vakit ve nakitten çaldığını sanırsın. Tutkunu aramak için ne çok ezberi bozmak zorundasın.
Dijital Topuklar 2018 zirvesinde tutkusunu bulmuş ve peşinden gitmeyi başarmış bir sürü ilham verici hikayeyi dinledim, gıpta ettim. #tutkunubul çok fazla insanı yakalayan bir temaydı evet ama yetmez. Buradan Dijital topuklar yetkililerine sesleniyorum: #tutkumubulamıyorum
“Drama Üçgeni” epeydir gündemimde iken, tam da Damla ve Esra, Clarissa P. Estes’in eğitimden dönüp Dijital Topuklar 2018 sahnesinde hepimize Estes’ten ilhamla ‘acınızı yaratıcılığınıza katık edin’ demişken, hafta sonu katıldığım eğitim de bana aynı şarkıyı söylüyor: Kader diyemezsin, sen kendin ettin…
Yeni Psikoloji’nin düzenlediği Dr. John B. Arden’in “Beyin konuşmaları: Zihin-Beyin-Gen-Beden” seminerinde belki de alandan (psikoloji uzmanı/öğrencisi/danışmanı) olmayan yegâne kişiydim. Bu devirde yurtdışından konuşmacı getirmek kahramanlık; kahramanlarımız Ayşegül Kalem ve Ersin Bayramkaya’yı tebrik ederim!
‘Beyin Konuşmaları: Zihin-Beyin-Gen-Beden’ beyin dinamikleri, genetik geçiş, beden sistemlerinin psikolojik sağlık üzerindeki etkilerine dair kanıta dayalı verilerle varoluşumuz ve değişimimiz bütünsel açıdan ele alınan bir seminer.
Seminer sonrası bu yazı benim algı ve kabul kapasitemden doğdu. Elbette oraya gelen ve benden çok daha derin bilgi ve deneyime sahip kişilerin aktarımları kadar zengin olmayacaktır, şimdiden sürçülisan edersem affola…Duyduklarım bence insanı silkeliyor ve kendine gel diyordu: ‘Beyninin ve hayatının ipleri senin elinde’.
Seminer, nörobilim ve psikoterapiyi entegre eden bilim insanı John B. Arden’in bu alanda çalışanlara “sen kimsin ve ne yapıyorsun?” dediği örnekleri ile başladı. EMDR, EFT, vb.. bir sürü terapi yöntemini ‘terapinin franchise hali’ olarak tanımladı. Olayın üstünden zaman geçmesinin, terapi kadar etkili olduğunu şu deneyle açıkladı; bir grup insan ikiye ayrılıyor, yarısı terapi alırken diğer yarısı bekleme listesinde terapi almadan hayatına devam ediyor. Daha sonra görülüyor ki terapi alanlar ile terapi almadan sırada bekleyenlerin değerlendirme sonuçları aynı. Yani zaman her şeyin ilacı… (Bu noktada uzun bir süre terapi almış ve sonrasında en ihtiyacı olduğunu düşündüğü zamanda bir sebepten alamamış bir insan olarak, o terapisiz zamanın acı içinde geçtiğini belirtmek isterim, yani terapi alan ile almayanın değerlendirme sonucu aynı olsa da, süreç birinde daha acılı diğerinde daha kolaylaşarak ilerliyor olabilir mi ki?)
Terapistlerin %80’inin kendisini ortalamanın üstünde sandığını söylüyor Arden; zaman içinde kibir oluşmuş ve bazı terapiler insanları daha da kötüleştirmiş. Bir noktada da kimyasallar kestirmeden çözüm sağlamaya başlamış. Kimyasallar yani antidepresanlar… Hani bazılarının eczaneden kendi kendine alıp, kendini tedavi ettiğini sandığı…(İnanılmaz ama gerçek ve eminim hepimizin çevresinde bunu yapan insanlar var – kaynıma iyi geldi ben de aldım bir Cipralex attım diyenler…)
Uzman kontrolünde, düzenli kullanımda bile ilacın beyni etkilemediğini, biyokimyayı etkilediğini görmüşler. Araştırmalar sonucunda antidepresanların etkili olduğunu gösteren makalelerin yayınlanma oranının, etkili olmadığını gösteren makalelerin yayınlanma oranından 12 kat daha yüksek olduğu ortaya çıkmış.
Terapi ve terapistler ile ilgili değerlendirmelerinden sonra gelelim kaderimizi yazdığımız kalemlere; Beslenme, Nöroplastisite, Bağlanma ve Epigenetik:
Beslenmenin Etkisi
Şimdi geri kalan hayatımızda korkacağımız şeyi açıklıyorum arkadaşlar: Kronik enflamasyon!
Bir çeşit iç yangın. Belki de çoğu hastalığın baş müsebbibi olan, sinsi düşman.
Kronik enflamasyon nedir?
Vücuda giren bütün maddeler bağışıklık sistemi tarafından algılanıp, değerlendirilir. Vücudumuzun yapısına uymayan, yabancı bir madde kana geçerse, bağışıklık sistemi daha önce tanımadığı bu maddeyi düşman olarak algılar ve yok etmeye çalışır. Zarar verenler ya anında vücudun bağışıklık hücreleri tarafından yutulup yok edilir, ya da yine bağışıklık hücreleri tarafından oluşturulan antikorlar bu yabancı maddelerle birleşerek işaretler ve yine yok edilmek üzere bağışıklık sistemi hücrelerine teslim eder. Hastalık yapma ihtimali olan maddeler bu şekilde ortadan kaldırılır. Bağışıklık sistemi güçlüyse çoğu zaman yaşanan bu savaştan haberimiz bile olmaz. hücrelerini aktive eder. Ağrı ve kızarıklık oluşur. Sebep olan etken ortadan kaldırılıp hasarlanan doku onarılırsa “yangı” bir süre sonra düzelir. Vücudun dışarıdan gelen yabancı ve zararlı, hasar yapan etkenlere karşı kendini koruma ve hasarı onarma mekanizması başarılı bir şekilde görevini yapmış olur. Ancak vücudun başa çıkma kapasitesinde aksamalar olursa, hasar oluşturan yabancı maddelerin saldırısı azar azar bile olsa sürekli bir hale gelirse, bağışıklık sistemi aşırı bir şekilde yüklenir ve duyarlanır, onarım aksar ve enflamasyon kronikleşir. (Kaynak: http://www.goksinbalim.com.tr/makaleler/makaleler/enflamasyon-nedir)
Bu sinsi düşman bağışıklık sistemimizi de çökerttiği için başka hastalıklara da yardım ve yataklık etmiş oluyor, mental sağlığı da etkiliyor ve depresyona sebep olabiliyor. Kronik enflamasyon ile baş etme yöntemi Arden’in önerisiyle “Akdeniz tipi beslenme”, yani basit karbonhidratlardan kızartmadan, şekerden uzak durmak, sebze ve yeşillik ağırlıklı beslenerek hareket etmek.
“Oturmak yeni sigara”
Yıllardır sigaranın sağlığa zararları her yerde ve küçücük çocuklara bile anlatılmaya çalışılırken artık çağımızda “hareketsizlik” yeni sigara olarak görülüyor. Nasıl ki onların gelecekteki iyiliği için, sigara içmeyen bir rol model olmaya çalışıyorsak, hareket eden bir rol model olmak için de çaba sarf etmemiz gerek. Arden diyor ki; ”yürümek bedava!” Kendisi dağ yürüyüşleri yapıyormuş ve kanser hastası babası da 70 yaşındayken kilometrelerce yürürmüş. Sadece beden değil, ruh sağlığını optimize etmek için de hareket öneriyor.
Nöroplastisite
Artık benimsememiz gereken deyimler şöyle olmalı:
Huylu huyundan vazgeçer…
Bir insan yedisinde ne ise yetmişinde o değildir.
Can çıkar, huy da çıkar!
Beynimizdeki sinir hücreleri, yani nöronları arasındaki bağlantıların bir süre öncesine kadar belli bir yaştan sonra gelişmediği, aynı kaldığı, dolayısıyla insanların belli bir yaştan sonra değişemeyeceği varsayılıyordu. Oysa artık bu bağlantıların geliştirilebileceği kanıtlanmış. Beynimizi tutarlı ve istikrarlı bir çabayla değiştirmemiz mümkün.
Nöroplastisite nedir?
Nöronların yeniden yapılandırılması işlemi nöroplastisite olarak bilinir. Bir alışkanlığınız var diyelim, örneğin yatmadan önce mutlaka şeftali suyu içiyorsunuz. Siz bunu zamanla tekrarladıkça ve bundan keyif aldıkça bu davranışınızı tetikleyen nöronlar arasındaki bağlantı güçleniyor. Bu nöral bağlantıların güçlenmesi ve gevşetilmesi işlemleri genel olarak nöroplastisite denir. Neden alışkın olduğumuz şeyleri kolayca yaparken yeni bir eylemi gerçekleştirirken rahatsızlık duyarız? Çünkü insan beyni doğadaki diğer tüm maddeler gibi enerjinin korunumu kanununa tabidir. Beyin yeni bir bilgi girişi yapıyor ve ona aşina olmadığı için daha fazla enerji harcamak zorunda kalıyor ve bu da rahatsızlık yaratıyor. İnsan beyni genelde ilk deneyimleri 2. ve 3.’lere göre daha kolay hatırlar, çünkü en çok enerjiyi ve çabayı ilkinde harcar diğerlerinde sadece var olan bağlantılara ulaşmak gerekir. 10 yıldır araba süren birisi ilk direksiyon dersini çok iyi hatırlar ama bir hafta sonrasını muhtemelen hatırlamayacaktır. Beyin çok fazla miktarda bilgi alır ve daha sonra aynı bilgilerle karşılaştığında enerji tasarrufu yapmak için kendini hazırlar.
Zamanla beyin aynı bilgilerin üzerinden tekrar tekrar geçer ve artık aşina olunmayan bilgiler tanıdık hale gelir ve en sonunda alışkanlık dediğimiz durum ortaya çıkar. Alışkanlık oluştuktan sonra bu alışkanlıktan sorumlu nöronların bağlantıları çok güçlüdür. (Kaynak: https://sinirbilim.org/noroplastisite-nedir-cok-onemlidir/)
Dr. John B. Arden de tam yukarıdaki kaynak yazıda belirtilenleri destekleyen şekilde “konfor alanınızdan çıkın” diyor. Canınız yapmak istemese de, ilk adımı atmaya hazır hissetmeseniz de, sizi konfor alanından çıkaracak her ne ise hemen başlayın.
Nöroplastisiteyi arttırmak yani bir nevi beyninizi beslemek için verdiği reçete şu:
Focus – Odaklan
Effort – Çaba sarfet
Effortless – Çabasıza ulaş (alışkanlık olsun)
Determination – Kendini adayarak devam et
Bağlanma
Erken çocukluk döneminde bakım veren kişiler ile çocuk arasında bağlanma sorunları var ise çocukta da kronik enflamasyon ortaya çıktığını biliyor muydunuz? Yani bakım veren kişilerin çocukla ilişkisi çocuğun bağışıklık sisteminde de etkili. Çocuklukta görülen bağlanma sorunları sebebiyle ergenlikten yetişkinliğe beyin de düzgün fonksiyon gösteremiyor.
Oysa sağlıklı bir bağlanma stresle baş etme gücünü artırıyor, bunun için “termostat gibi” deyimini kullanıyor Arden. Sağlıklı bağlanma, termostat gibi kişinin dengede kalmasını, zorluklar karşısında kendini toparlayabilme becerisini yani esnek dayanıklılığı sağlıyor.
Peki sağlıklı bir bağlanma şeklimiz yoksa ne yapalım, ölelim mi?
Tabii ki hayır, kendinizi önce tanıyıp anlayıp sonra da kendi kendinizin ebeveyni olabilirsiniz. Terapistlerin de danışanlarına “re-parenting” (yeniden ebeveynlik) yaptığını söylüyor Arden. Yetişkin olarak kurduğunuz ilişkilerin niteliği de bağlanma şekillerimizi değiştirme alanları ve fırsatları. Yalnızlık ve kötü ilişkiler ise beynin bazı kısımlarının küçülmesine ve hatta haz duyumsanmamasına sebep olabiliyor.
Ne demiştik; kader diyemezsin sen kendin ettin; her seferinde o kaçıngan adamlara aşık olup kaygılarını tavan yapan döngülerle kendi kendine ebeveynlik etmiş olmuyorsun, çık o döngüden, çık çık çık çık hemen!
Tam da yukarda nöroplastisite konusunda “huylu huyundan vazgeçer, can çıkar huy da çıkar” deyişlerini epigenetik bağlamında da benimsemek gerektiğini yeniden hatırlatmak isterim. Dr. John. B. Arden DNA’mızın protein kodlayan kısmı olan genlerin DNA’nın sadece %2’si olduğunu geri kalanın “junk genes” yani çöp genler olduğunu söylüyor. Bu %98’lik çöp genler çevresel faktörlerin etkisi ile değişebiliyor, adapte olabiliyor. Güvenli bağlanma ve “yeterince iyi ebeveynlik” ile çocukların esnek dayanıklılıklarının artacağını söylüyor.
Hiçbir şey için geç değil 80 yaşında da öğrenebilir, gelişebilir, hayatınızı değiştirebilirsiniz.
Hayata bütünsel bakmadan bir problemi çözmek mümkün değil. Aşağıdaki görselde zihin-beyin-gen arasındaki geri besleme döngülerini görebilirsiniz. Görüldüğü üzere her şey birbirine bağlı ve birbirini tetikliyor. Beslenmeniz, uykunuz, ilişkileriniz, aktiviteleriniz, kafanızı ve bedeninizi çalıştırma motivasyonunuz kader çizgilerinizi değiştiriyor. Başka yollar açılmasına ve o başka yollar deneyimlemeye vesile oluyor.
Babaannemle dedemin yaşlanma hikayeleri ile yazımı bitirmek isterim.
Her ikisi aynı yaşta iken, babaannem 2 tanesi engelli üç çocuk doğurmuş, önce çocukları için sonra torunları için saçını süpürge, hayatını paspas etmiş bir kadındı. Eminim herkesin ailesinde böyle kadınlar, anneler, anneanneler, babaanneler, teyzeler, halalar vardır. Evine gelince yemek yiyelim diye dört dönerdi, biz doyunca doyardı. Pamuk babaannem gücünün yettiği zamana kadar hepimizi doyurmak için yaşadı, yaşam motivasyonu buydu. Belli bir yaştan sonra kiloları sebebi ile yavaşlamaya, evden çıkmamaya, sadece mutfakla salon arasında yaşamaya başladı. Yürümedikçe bedeni durdu, düşünmedikçe zihni…Ve bir gün, benim ilk bebeğimi kucağıma almama 2 gün kala göçüp gitti.
Dedem ise aynı yaşlarda, yediklerine çok dikkat eden, ekmek ve benzerlerini çok az yiyen, sokağa çıkıp sosyalleşen, akrabaları ve ahbapları ile bol bol iletişime devam eden, hesap kitap yapan, yakaladığı herkesle tavla ya da bezik oynayan bir insan. Hayatındaki keyifli aktivitelerden hiç vazgeçmedi, o aktivitelerden biri olan tavlanın dedemin beynini beslediğinin farkına şimdi varıyorum. Sanıyorum babaannem ile 65 yıla yakın evliydiler. Babaannem gittikten kısa bir süre sonra yeniden evlendi. Şu anda 97 yaşında. Beslenmesine, keyifli alışkanlıklarına, aktivitelerine kısacası kendine, kendi kaderine özen göstermeye devam ediyor.
Yaşamı ve keyfinizi kucaklamada dedem gibi, sevgide ve şefkatte babaannem gibi olmanız ama en çok da kendinize şefkat göstermeniz dileğiyle…
Yeni Psikoloji ekibine bu kıymetli seminer için teşekkürlerimle.
* Yazının başlığında “Kader diyemezsin sen kendin ettin” isimli oldukça arabesk olan şarkıdan hayatlarımızdaki arabeski fark ettirmesi niyetiyle esinlendim. Şarkıyı bilmeyenler için:
“Kadınlar için monogami, erkekler için olduğundan bile zor olabilir.”
Yatağın içinde işaret parmağımla sayfayı aşağı doğru kaydırırken bir anda beynimden vurulmuşa dönüyorum. Zaten özdeşlik kurabileceğim bir durumda olmasam muhtemelen sosyal medyada dünyanın her yerinden gelen o yoğun haber akışı içinde kaybolup gidecek.
İçerik özetle şöyle diyor: Toplumsal ön kabullerimiz gereği -hemen hemen dünyanın her yerinde- kadınların kendiliğinden tek eşliliğe yatkın olmaları, erkeklerinse pek seçici davranmaksızın buldukları her fırsatı değerlendirmeleri beklenir ancak, bu ön kabul sanıldığı kadar doğru olmayabilir.
Bu konuyla ilgili bir kitap da yazılmış. Kitabı okumadım, yazarla yapılan söyleşi bu linkte.
Kendi hikayeme gelirsek… 20’li yaşlarımı kesinlikle “piç” erkek olma hayaliyle yanıp tutuşan ve skor peşinde koşmakla övünen, biri fena halde beceriksiz diğeri acayip usta yalancı ve tabiatıyla narsist iki adam için heba ettim.
Şimdi geri dönüp baktığımda yaşadığım majör depresyonlar, büyük çaplı kilo alım-verimleri sonucunda vücudumda oluşan deformasyon, ailemle paramparça olan ve aslında sevgi filan sandığımız birçok esas“değer”i sıfırdan sorgulamama yol açan aile ilişkilerim, yaşadığım “şeylere” bağımlı olma ve kendi kendine yetememe hali, kendimi feminist sanmama rağmen “ilişkiye kendini adama” öğretilerini içimden söküp atamayışım, bu sırada yitip giden arkadaşlıklarım, zamanım, tekrar zamanım, uzayan okulum, gazetecilikten ay sonunu getirebilecek paralar kazanılamaması, ödenmeyen maaşlar nedeniyle yaşadığım beş parasızlık, duygusal ve fiziksel açıdan korkunç bir erkek-aile-vahşi kapitalist devlet istismarına uzunca bir süre maruz kaldıktan sonra “maymun gözünü açtı.” Kelimenin tam anlamıyla.
Bütün bu süreçlerde yaşadığım duygusal istismarın izleri bende saklı. Bütün o zorlukların üstesinden tek başına gelmek bugün beni ben yapan temel “şey” aslında. Her ne kadar zaman zaman bu kadar kalbimin kırılmasını hak etmediğimi düşünsem de, yaşadığım tüm deneyimler için minnettarım.
Şükürler olsun ki gazetecilik belasından kendimi kurtardım, şikayetlerim olsa da oldukça iyi kazandıran bir iş buldum, tekrardan kendime iyi arkadaşlar/dostlarla örülü bir çevre inşa ettim. Şehrin merkezi bir yerinde oturabildiğim, kafama estiği zaman -kafama çok sık esmiyor- yurtdışına çıkabildiğim bir hayat kurdum kendime sıfırdan, üzerimde mümkün olduğunca kimsenin tahakküm kurmasına izin vermeksizin. Tabii ki hâlâ hayata, vâroluşa ve kendi küçük dünyama dair bir sürü problemim var ama başa çıkma yollarım değişti ve değişmeye devam ediyor.
Ve yine şükürler olsun ki hayat bana hatalarımın bedelini çok acı bir şekilde ödetir ve dersler verirken, çabamı da karşılıksız bırakmadı, öğrenme azmimin ve çabamın meyvelerini de verdi. Biliyorum bu anlamda bayağı şanslıyım, hatta şanslı bir azınlıktanım.
Bu arada tabii ki hayatıma giren başka erkekler de oldu, o iki psikopat dışında. Çoğu konum itibarıyla artık bayağı klişeleşen ve bayatlayan kapı eşiğinde beklemeyi tercih eden tipler kategorisindelerdi. Öyle ya da böyle onlarla da nasıl baş edileceğini öğrendim. En azından oyunun kurallarını eşit şekilde belirlemiyorsak yol vermeyi öğrendim, diyelim. Tüm bunlar olup biterken ve hayatımda her şey hızla yıkılıp hızla yeniden inşa olurken değişmeyen tek bir şey vardı, benim ilişkilere bakışım. Kendimi hep “seri monogam” olarak tanımladım ve öyle de yaşadım. Ancak son birkaç aydır, birisi yaz sonu tanışıp yaklaşık 3 ay sonra saçma sapan bir nedenle ayrıldığımız, diğeri 2 yıl önce fena halde tutulduğum iki date’imin benimle tekrar görüşmek istemesiyle başladı.
İkisi de (Türkiye’de yaşayan iki expat erkek) birbirinden haberdar. Henüz deneme süresinde olduğumuz için -sanırım- ikisi de mevcut durumu çok dert etmiyor (gibi görünüyor en azından). Hatta zaman zaman aralarında tatlı sert minik ve zararsız rekabetler de olduğunu düşünüyorum. Kolay olduğunu söylemiyorum, kimseye tavsiye vermek filan da haddime düşmüş değil ancak biriyle duygusal paylaşımın yoğun olduğu, diğeriyle cinsel ve entelektüel paylaşımın yoğun olduğu bir ilişki yaşıyorum.
Tabii ki iç sesim başlarda beni yalnız bırakmıyor ve bana sürekli hızlıca karar verip buna bir son vermem gerektiğini söylüyordu, denedim de üstelik ama yapamadım. Sonra sonra iç sesimin çılgına dönen çığlıkları da azalmaya ve bu adamlardan sadece birinin bana arzu ettiğim duygusal, zihinsel ve cinsel tatmini topluca veremediği/vermediği gerçeğini kabullenmeye başladı.
Şu anda çok özen gösterdiğim iki konu var, bunlardan biri bu iki adamla yatağa girmek için araya koyduğum zaman… Çünkü ayrı iki insanla üst üste yakın fizik temas hâlâ içime sinmiyor, nedenini bir takım arkaik korkularımıza bağlıyorum. Diğeriyse bu iki ilişkiyi birden –tabii ki başta kendim olmak üzere kimseyi incitmemeye çalışarak– sürdürmek…
Hayatımda ilk defa, 31 yaşında, çok eşliliği deneyimliyorum. Sonrasını, ne olur, nasıl olurunu pek düşünmüyorum.
Geçen gün arkadaşlarımızdan biri kızının fotoğraflarını gösterdi, Örümcek Adam seviyormuş, Batman izliyormuş, arabalara ve kovboylara bayılıyormuş. ‘Kızlar için de pek böyle kıyafet bulunmuyor, buldukça alıyoruz’ dedi. Bir kız çocuğunun bunları sevmesi hoşumuza gitti ama şunu düşünmeden de edemedik; aynı yaşlarda bir oğlu olan bir ebeveyn, oğlu kız çocuk oyuncaklarını çok sevse, Barbie oynamak istese ve hep pembe giymeye çalışsa bunu ondan böyle bir hikâye olarak dinleyemezdik. Muhtemelen çocuk başka oyuncaklara yönlendirilir ve kıyafet zevki de değiştirilemeye çalışılırdı. Hadi evdekiler bir şey demedi diyelim, zaten okulda kıyafetlerine laf atacak ve çocuğu belki de öğrencilik hayatı boyunca okuldan soğutacak bir arkadaşı ve bunu da ‘Aman çocuk onlar’ diye geçiştirmeye hevesli bir yetişkin illa çıkardı.
‘Ben çocukken erkek Fatma gibiydim, ağaç tepelerinde gezerdim’ diyen onlarca kadına denk gelmişizdir mesela hayatta ama ben daha bir tane bile erkeğin ‘Ben küçükken sürekli bebeklerle oynardım, bana kız Ahmet derlerdi’ dediğini duymadım, öyle bir şey varsa da zaten sonsuza kadar hatırlamamak üzere beyninin tozlu raflarına itmeye çalışıyordur muhtemelen. Sadece Türkçede değil başka dillerde de var üstelik bu erkek Fatma tanımın karşılığı, evet bazı coğrafyalarda kadınlar daha özgür ama yine de ‘kız gibi’ olmanın çok havalı olduğu bir kültür bulmak da pek mümkün değil maalesef. Erkek kelimesine yüklenen – ne kadar dikkat etmeye çalışırsak çalışalım bin yıldır konuştuğumuz dildeki alışkanlıklardan kurtulmak kolay değil- tüm güç ve cesaret sıfatları ‘kız gibi’ olmakla bir anda silinip gidiyor. Çocukların zaman zaman ne kadar acımasız olabildiklerini biliriz hepimiz, okulda da çoğunluğun yaptığı gibi teneffüslerde futbol oynamaya koşmayan, ‘erkek muhabbetlerine’ herkes kadar katılmayan arkadaşlarına neler söylediklerine hepimiz denk gelmişizdir eğitim hayatlarımız boyunca.
Buradan anlaşılan o ki kendi kafamızı tıka basa doldurduğumuz cinsiyet rollerini çocuklarımıza aktarmakta da süper hızlıyız. Neredeyse sonsuz bir algılama kapasitesi ile ‘tabula rasa’ olarak dünyaya gelen bebeklerin ‘erkeklere mavi, kızlara pembe’ sığlığında büyükler haline gelmesi pek o kadar da uzun sürmüyor. Kendi ezberlerine sıkı sıkıya bağlı yetişkinlerin yanında çocuklar için farklı renklerde çikolatalar, farklı sürprizler çıkan yumurtalar, iki küçük çocuktan değil de farklı dünyalardan gelmiş iki uzaylıdan bahsediyormuşuz gibi ayrı ayrı anlatılan oyuncaklarla tüketim dünyası da bu süreci hızlandırıyor.
Neyse ki çoğu konuda olduğu gibi bu konuda da dert de derman da bizde. Artık birçok aile ve eğitimci çocukları bu ezberlerden, bu önyargılardan uzak yetiştirme konusunda kararlı ve dikkatli, tüketim tuzaklarına düşmemek konusunda son derece uyanık. En büyük sevincim de çocukların kendilerine anlatılan her şeye öyle eskisi kadar kolay ikna olmamaları, ezberlere bizim zamanımızdaki kadar prim vermemeleri. Bir çocuk değiştiğinde bile zaten aslında dünyalar değişiyor ve her şey çok güzel olayazıyor. İnanalım, olsun.