Ana Sayfa Blog Sayfa 52

Ona kısaca siber zorba diyebiliriz

0

Bundan beş yıl öncesine kadar herhangi bir gerekçe gösterememe rağmen özellikle yaşayan yerli yazarlara karşı, kıramayacağıma inandığım bir önyargıya sahiptim. Yerli yazarımızın ‘çok satanlar’ listesinde olması ya da gerçekten ‘iyi yazıyor’ olması önyargımı kırmak için yeterli değildi. Geçtiğimiz ay çok sevdiğim bir yazarın söyleşisinde bilinçaltımdakileri açığa çıkararak sesli düşünme fırsatım oldu.

“Yerli yazarlara arşı neden önyargılıydım bilmiyorum. Sanırım kıskanıyordum onları, evet evet hem de çok kıskanıyordum. Çünkü ben de yazdıklarımın kitaplaşarak okuyucuyla buluşmasını istiyordum ancak bunu yapamıyordum, onlar yapabiliyordu.”

‘Elinden tutan kuvvetli birileri, yüksek yerlerde tanıdıkların yoksa kitap çıkaramazsın, hasbelkader çıkarsan bile başarılı olamazsın. Eğer biri yazdıklarıyla dikkat çekiyorsa, onu arkasından itekleyen birileri vardır’ şeklinde başarısızlığıma taktığım harika bir kulp vardı. O insanların ‘gerçekten’ başarılı olmuş olabileceği ihtimalini kabul etmektense böyle bir düşünceye sığınmak, kendi ‘başarısızlığımı’ daha kolay sindirmemi sağlamıştı.

İlk kitabım çıktığında Instagram’da on bin takipçim bile yoktu, bugün üç kitabı raflarda olan bir yazarım. Yazdıklarımın tek bir satırını bile okumadan, “Sen kim oluyorsun da kitap yazıyorsun mesleğin nedir? İyi ki Instagram var her önüne gelen de kitap çıkarıyor” minvalindeki eleştirilerin hedefi olunca, geçmişte takındığım tavrın altında yatan sebepleri daha iyi anladım. Hayatım hakkında hiçbir fikre sahip olmayan insanlar, yazdıklarım kitap haline gelene kadar hangi yollardan geçtiğimi bilmeden dikenli sözlerle yaralamaya çalışabiliyorlar.

Bunu çok iyi tanıyorum; zamanında ‘başarısızlığıma’ uydurduğum kılıfın ta kendisi değil mi?

Şimdi gelelim zurnanın zırtladığı, işlerin zıvanadan çıktığı yere. Valla ya, iyi ki bi’ Instagram var. Yoksa nasıl akıtırdık kalbimizdeki zehri? Zihnimizdeki irini nasıl boşaltırdık? Biz bunca yıl orta yerimizden çatlamadan nasıl yaşamışız hayret doğrusu. Sağol Instagram, sayende bir tıkla kurtuluyoruz içimizdeki katrandan. Çok mu sert gidiyorum acaba katran, irin mirin? Yok ya, bence az bile söylüyorum.

Her nasılsa fotoğraf karesine kıyıdan köşeden giriveren boş bir şarap şişesinin verdiği yetkiye dayanarak, birileri hakkımda ‘günahkâr ve kötü anne’ yaftasını yapıştırabiliyorsa,

‘Moda blogger’ ı olmayan, kendi halinde hayatının yalnızca küçük bir kısmını paylaşan bir kadın olarak ‘kıyafetim nasıl olmuş, çantam yakışmış mı?’ diye sormadığım halde giyimime kuşamıma dil uzatma hakkını kendinde bulabiliyorsa birileri,

Günümün her anını, evimin kıyısını köşesini paylaşmaz, eşya ve ev dekorasyonumla ilgili insanların fikrini sormazken; üstelik evim/zevkim hakkında tanımadığım insanların fikrini gerçekten ama gerçekten hiç merak etmezken, amacı yalnızca kitap tanıtımı olan fotoğraf karesinde görünen bir sandalyemin demodeliğinden dem vuruyorsa bir başkası,

Saç rengim ya da makyajım ya da kaşım gözümle ilgili fikirlerini zerre önemsemediğim gibi sormadığım halde her fırsatta saçıma, başıma gözüme dil uzatabiliyorsa diğeri,

Ramazan ayında tatile gitmeyi tercih ettim diye hadsizce benim Müslümanlığımı yargılama hakkını kendinde bulabiliyorsa öteki, kusura bakma ama katran ne ki, az bile söylüyorum ben.

Sokakta, çarşıda ya da misafirlikte karşılaştığımız insanları kolundan tutup ‘kaşın çok iğrenç hiç olmamış, bu pantolonun altına böyle mi ayakkabı giyilir zevksiz, bu halının modası geçeli bin yıl oldu neden değiştirmiyorsun, burnun yamuk yaptırsana’ diyebiliyor musun? Peki Instagram’da sırf bir tıkla erişebiliyorsun diye tanımadığın insanların hayat ve tercihlerine neden dil uzatıyorsun? “Eleştiriye açık değilsen burada ne işin var paylaşma o zaman”cılar için ben de “hayır efendim sen dilini tutmayı öğreneceksin, eleştiri ile hadsizlik arasındaki farkı öğreneceksin” demek istiyorum.

Her gün şahsıma yapılan “sözümona” eleştirilere gülüp geçiyorum çünkü bu hareketin altında yatan sebebi biliyorum. Üzüldüğüm ve duyarsız kalamadığım husus şu; bu insanların çoğu “anne”, yani çocuk yetiştiriyorlar. Onların yetiştirdiği çocuklar yarın büyüyerek toplumun içine karışacak. Ben ve benim gibi; duyarlı, saygılı, nazik; insana, hayvana, doğaya saygılı, kısacası ‘insan kalmasını sağlamaya çalışarak’ yetiştirmeye çalıştığımız evlatların karşısına çıkacaklar. Tırnağına taş değse kıyamadığım yavrumu kıracak, incitecekler. ‘Siber zorba’ adı verilen bu tiplerin toplumun geleceği için ciddi tehdit oluşturduğunu düşünüyorum. Tüm iyi niyetimle azalarak bitmelerini, akıllarını başlarına almalarını diliyorum.

Selametle!

2019 Niyetlerimiz…

0

2016’da çıktığımız yolda, bugüne kadar üç zirve düzenledik.

Geçtiğimiz yılın Mart ayında yayına aldığımız web sitemizle, söylemek istediklerimizi 1 Kasım’ların ötesine taşıdık.

2019 itibarıyla, kendimize iki yeni hedef belirliyoruz.

Birincisi, Dijital Topuklar – Atölye‘leri: Bu sene itibarıyla, 1 Kasım’larda ortaya koyduğumuz içeriklere yeni bir boyut katmak istedik ve bu alanda kendini daha fazla geliştirmek isteyenler için Dijital Topuklar Atölye’lerini oluşturduk.

Ocak ayından başlayarak, kişisel itibar ve marka yönetimi, sosyal medyada içerik yönetimi, markalaşma ve girişimcilik gibi, Dijital Topuklar kitlesinin ilgisini çeken konularda, alanında uzman isimlerle düzenlenecek olan atölyeler, bu konularda kendilerini geliştirmek isteyenlere ışık olacak. Her biri tam gün sürecek olan atölyeler, Teşvikiye’deki Makery 41’de, alanında uzman konuşmacıların yanı sıra Dijital Topuklar ekibinin de katılımı ile gerçekleşecek.

Bu seneye dair ikinci “niyet”imiz ise, Dijital Topuklar – Anadolu. Ortaya çıktığı günden beri giderek artan bir kitleye ulaşan Dijital Topuklar’ı, üçüncü senesinde İstanbul sınırlarının dışına taşımak istiyoruz.

Bunun için de, Dijital Topuklar’ı kendi şehrinde görmek isteyen yerel markaların, belediyelerin, girişimcilerin ve Dijital Topuklar takipçilerinin desteğine ihtiyaç duyuyoruz.

Bu sene gözümüze kestirdiğimiz şehirlerden ikisi Gaziantep ve Çanakkale… Diğer alternatifleri de, lojistik olarak altından kalkabilmemiz halinde, araştıracağız. Gaziantep ve Çanakkale’de destek olabilecek #dijitaltopuklar var ise, bizlerle iletişime geçmelerinden çok mutlu oluruz.

2019’a yepyeni hedefler, yepyeni umutlarla başladık.

Dijital Topuklar’ın, kendini daha iyi tanımak, kendini ve işini geliştirmek, harekete geçmek, ilham almak, yol haritası çıkarmak, bağlantı ve bağlam oluşturmak, kısaca tutkusunu bulup hayata geçirmek isteyen herkese 2019’da da iyi geleceğini umuyoruz.

Dijital Topuklar – Atölye’leri İçindeki Marka ile başlıyor

0

Dijital Topuklar – Atölye’lerinin ilki 13 Ocak’ta “İçindeki Marka” ile başlıyor.

Dijital Topuklar – Atölye: İçindeki Marka
Eğitmen: Şule Yücebıyık
Tarih: 13 Ocak 2019
Saat: 9:30 -18:00
Mekân: Makery 41 (Teşvikiye, Hacı Emin Efendi Sk. No:41, 34365 Şişli/İstanbul https://g.co/kgs/pNau6Z)
Ücret: 550 TL + KDV (649 TL)
Kontenjan: 20 kişi

Kimler katılmalı?

  • Girişimciler
  • Kariyerlerinde başarılı olmak isteyen profesyoneller
  • ‘Freelancer’lar
  • Kişisel itibar ve marka yönetimi konusunda kendini geliştirmek isteyenler
  • Hikayesini bulmak ve paylaşmak isteyen herkes…

Program:

9:30 – 9:45 Buluşma ve atıştırma/çay/kahve

9:45 – 10:00 Çemberde tanışma

10:00 – 11:30 Atölye 1. Bölüm:

* Kişisel Marka Nedir?

* Kişisel Marka Nasıl Fark Yaratır?

* Kişisel Markanın Gizli Patronu

11:30 -11:45 Çay/Kahve Molası

11:45 -13:00 Atölye 2.Bölüm:

* Kişisel Marka Rezonansı (Grup Çalışması)

* İçindeki Markaya Yolculuk

13:00 -13:45 Öğle arası (yemek)

13:45- 15:00 Atölye 3. Bölüm:

* Ben A.Ş’yi Kuruyoruz

* Geri Dönüşü Olmayan Yol

15:00 -15:15 Çay/Kahve Molası

15:15 -17:00 Atölye 4. Bölüm:

* Hikayeni Keşfet (Grup Çalışması)

* Kişisel Markanın İletişimi

* Kariyer 4.0 ve İçindeki Marka

17:00 -17:45 Soru-cevap

17:45 – 18:00 Çember ve kapanış

Eğitim materyalleri, öğle yemeği, çay, kahve ve atıştırmalık ikramları dahildir. Ücret bilgisi ve kayıt için: atolye@dijitaltopuklar.com

 

Şule Yücebıyık kimdir?
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Aynı bölümde ‘Türkiye – Avrupa Birliği İlişkileri’ üzerine yüksek lisans yaptı. Lise yıllarından itibaren hayal ettiği gazetecilik mesleğine TRT İstanbul Haber Merkezi’nde başladı. Yeni Yüzyıl ve Milliyet Gazetesi’nde 15 yıl boyunca muhabir – editör ve köşe yazarı olarak çalıştı. Kariyerine Global – Hill & Knowlton Halkla İlişkiler Ajansı’nın Başkan Yardımcısı olarak devam etti. PR sektöründe geçirdiği süre içinde, sanayiden teknolojiye, finanstan perakendeye çok sayıda ulusal ve global markaya ve iş dünyasının önde gelen liderlerine iletişim danışmanlığı hizmeti verdi. Yücebıyık, son 10 yıldır Türkiye’nin köklü sanayii grubu Borusan’da Kurumsal İletişim Direktörü olarak görev yapıyor.

İki yıldır ‘kişisel marka yönetimi’ alanında yönetici ve liderlere koçluk yapan Yücebıyık, kendi geliştirdiği ‘İçindeki Marka’ adındaki eğitimiyle genç profesyonelleri ve girişimcileri destekliyor. Kurumsal İletişimciler Derneği’nin Başkanı olan Şule Yücebıyık, aynı zamanda liseli öğrencilere bilim tutkusu bulaştırma amacı taşıyan Bilim Virüsü adlı sosyal girişimin de kurucusu.

Kadın girişimciler açık ara önde!

0

ABD’nin en popüler şirketlerinden biri olan Boston Consulting Group (BCG), yaptığı geniş çaplı bir piyasa araştırmasından sonra ilgi çekici verilere ulaştı. BCG’nin MassChallenge ortaklığı ile yaptığı araştırma sonucuna göre, kadın girişimciler tarafından gerçekleştirilen yatırımlar ve girişimler, erkekler tarafından başlatılanlara göre pek çok açıdan çok daha başarılı oluyor.

Daha önce yine BCG’nin yaptığı bir araştırmada, liderlik pozisyonlarında daha fazla kadın çalışanı bulunan şirketlerin, erkek-egemen şirketlerden çok daha iyi performans gösterdiğini ortaya koymuştu. Bu kez BCG, kuruluşunda kadınların yer aldığı şirketlerin performansını inceleyip erkekler tarafından kurulan şirketlerle kıyaslamak üzere kolları sıvadı ve kapsamlı bir araştırma gerçekleştirdi.

BCG, ortağı MassChallenge’in birlikte çalıştığı şirketler hakkında topladığı verileri derledi. Bu şirketlerin %42’sinin kuruluşunda her konumdan en az bir kadın kurucu bulunuyordu. Girişimci kadınların ilerleyen zamanlardaki başarılarını arttırmalarına yardımcı olacak veriler elde etmeye odaklanan araştırma, bu sebeple kadınlar tarafından kurulan veya bir kadın ortaklığı ile kurulan şirketlerin verilerine odaklandı.

Eşitsizlik baki ama kadın daha çok ‘kazandırıyor!’

Derlenen bilgilere göre, araştırmaya dahil olan ve kadınların kurduğu ya da koordine ettiği şirketlere yapılan yatırımlar ortalama olarak 935.000 dolardı. Bu rakam ciddi gözükse de, erkek girişimciler tarafından kurulan şirketlere yapılan ortalama 2,1 milyon dolarlık yatırımla kıyaslandığında, elbette az.

Ancak ilgi çekici verilerden biri, kadınların girişimcilerin rol aldığı şirket kuruluşları daha az fon alsa da, uzun vadede daha iyi kar ederek erkekler tarafından kurulan şirketlere nazaran daha fazla kazanıyor.

Araştırma verilerine göre, kadınlar tarafından kurulan şirketlerin beş yıllık kümülatif gelirlerinde ciddi bir farklılık gözlemlendi: 662.000 dolara kıyasla 730.000 dolar. Kadınların kurduğu şirketler, %10 oranında daha fazla üretti ve kazandı.

Araştırmaların sonuçlarına göre, kadın girişimcilerin işlerinin daha başarılı olmasının sebepleri:

·         Kadınlar, yatırımcılar tarafından yöneltilen eleştiri ve geribildirimleri daha yapıcı şekilde ele alıyorlar. Her ne kadar erkeklerin teknik detaylara daha hakim olacağı önyargısı yaygın olsa da, elbette kadınlar da planladıkları işlerle ilgili yeterli donanıma sahip oluyorlar ve bu önyargıların sebep olduğu düşük beklentileri fazlasıyla karşılıyorlar.

·         Araştırmaların ortaya çıkardığı ilginç bir detay da, erkeklerin girişimleri konusunda daha ‘abartılı’ olabildikleri. Kadınlar, erkeklere kıyasla daha gerçekçi beklentilerle konuya giriyor ve aşırı beklentiler yerine makul planlarla yatırımcıları etkiliyorlar. Bu da, ilerleyen zamanlarda beklentilerin gerçekleşmesini kolaylaştırıyor.

·         Kadınlar, doğrudan deneyimli olduğu konularda çalışmayı tercih ediyorlar. Özellikle kozmetik, anne-bebek gibi sektörlerde doğrudan kendi deneyimlerinden yola çıkarak ilerleyen kadınlar, kısa zamanda erkeklere kıyasla daha başarılı oluyorlar.

Uzmanlar, kadın girişimcileri bu avantajları doğru yönetebildikleri taktirde birçok erkek girişimciden daha başarılı olacakları konusunda yüreklendiriyor. İstatistikler, erkek egemen bir dünyada hep erkek başarılarını ön plana çıkarmaya devam ediyor olsa bile, detaylı bakıldığında ve uzun vadede kadınların potansiyelinin çok daha yüksek olduğu açık.

BCG’nin araştırmasından da yola çıkarak kadın girişimcilere sadece şunu söyleyebiliriz; daha cesur olun! Düzen bir günde değişmeyecek ancak zamanla önyargılar yıkılacak ve kadınlar da iş dünyasında erkekler kadar parlayabilecek. Hatta veriler ışığında rahatlıkla söyleyebiliriz ki, parlamaya başladık bile!

Bedenimiz rehberimizdir

1

“Kadın doğulmaz, kadın olunur” der Simone de Beauvoir. Biyolojik olarak erkekten farklı bir bedenle doğar dişi. Ancak doğduğu andan itibaren toplumsal olarak “kadın” olmak üzere kültür tarafından işlenir; kültürlenir. Bir kültürel çerçevenin içine doğar ve içine doğduğu kültürle ve toplumla uyumlu olanı, dil ve davranışlar yoluyla öğrenmeye başlar. Bazen öylesine içselleştirir ki öğrendiklerini, kültürün sesini kendi iç sesi kabul eder. Gerçek hisleri ve düşünceleri derinde bir yerde keşfedilmeyi bekler.

Kadının bastırılmış gerçek iç sesi her zaman öyle çok rahat durmaz bir kenarda. Kültürün baskıcı sesine direnir. Ne giyeceği, nasıl davranacağı, kimi seveceği ya da yalnızlığı tercih edip etmeyeceği, ne zaman evleneceği ya da evlenip evlenmeyeceği, ne zaman, nasıl ve kaç tane çocuk doğuracağı ya da doğurmayacağı, çocuğunu nasıl besleyeceği, saçının uzunluğu kısalığı, kilosu, seçeceği mesleği, ev içinde ve dışında çalışıp çalışmayacağı, (anladınız işte liste uzun) konusunda hep bir diyeceği olan kültüre karşı koyar.

İç ses kavramını da öyle çok soyut, mistik ya da romantik bir ifade gibi görmemek gerekir. Bedenimizi dinlediğimizde bize fizyolojik olarak söyledikleri, aslında içeride ve dışarıda olup bitenlerin uyumlu olup olmadığına dair ipuçlarıdır. Kadının hayatındaki önemli fizyolojik değişimleri düşünelim. Ergenlik, öncesi ve sonrasıyla doğum, menopoz. Neden bu dönemler çoğunlukla “sorunlu” deneyimlere karşılık geliyor? Hormonlar bize bir şey söylemek istiyor olabilir mi? Çocukluk-yetişkinlik hattında bastırılmış iç sesin kültüre karşı çıkarken başvurduğu somut araçlar olamazlar mı?

Doğayla ve dişi olsun erkek olsun, insan doğasıyla barışık topluluklarda bu dönemlerin daha “sorunsuz” seyretmesi belki bize yol gösterebilir. Örneğin Margaret Mead, genç kızlarla yaptığı çalışma sonucunda Samoa’da ergenliğin Amerika’da olduğu gibi gerilimli bir süreç olmadığını tespit eder. Mead’e göre bunun nedeni Samoa kültürünün büyümeyi zorlaştırmamasıdır.  (1928 tarihli bir çalışmadan bahsediyoruz. Aradan geçen 90 yılda işler değişmiştir çok büyük ihtimal. Amerikalılar için değil, Samoalılar için diyorum ne yazık ki.)

Samoa, büyük oynamak, büyük bedeller ödemek, acı çekmek gibi kavramların olmadığı bir toplumdur. Ortada bir anlaşmazlık varsa, taraflar birbirlerinden bir süre ayrı kalırlar ve böylece aşk-nefret, kıskançlık-intikam gibi duygular birkaç haftada dağılır gider. Mead anne çocuk arasındaki anlaşmazlığın bile çocuğun sokağın karşısına geçmesi ile giderildiğini de tespit eder. (Evet evet, biraz uzak kalmak her şeyin ilacı. Sadece güçlü bir duyguyu beslemeden dağılmasını beklemek gerekiyor.)

Samoa’da çocuk daha doğumun ilk aylarından itibaren köyün çocuğudur. Dolayısıyla Samoa kültüründe kimse kendi biyolojik çocuğu da olsa bir başkasına büyük beklentilerle yaklaşmaması gerektiğini bilir. Ayrıca cinsellik, istenmeyen hamileliği sonlandırma, ya da evlilik dışı çocuk doğurma gibi tabular yoktur. Dolayısıyla ergenlik, çocukluk ve yetişkinlik arasında bir gerilim merkezi olmaktan çıkmaktadır.

Doğayla ve doğasıyla barışık topluluklarda sadece “sağlıklı” süreçler değil erken ya da geç başlayan veya kesintiye uğrayan süreçler de kadının iç sesi ile uyumlu kültürel kabullerle açıklanabilmektedir. Dorothy Lee batılı kadınların, “sağlıklı” bebeklerle taçlandırılması gereken bir süreç olarak içselleştirdiği hamileliği ilk aylarda ilan etmekte tereddüt ettiğini, düşüklerde “başarısızlık” ve “utanç” arası bir duygu yaşadığını belirtir. Oysa Trobriand kültürü hamileliği doğacak bebekten bağımsız olarak kendi içinde kıymetli bulur ve kadın bedenini  çeşitli hazırlıklarla kutsar.

Daha önce yine doğayla ve insan doğasıyla barışık kültürlere referansla regli ele alarak “Döngünün Gücü” derken de benzer bir noktaya dikkat çekmeye çalıştım. Gerçek iç sesimizi kültürün içselleşen sesinden ayrıştırarak tespit etmemiz her zaman çok kolay olmayabilir. Tabularla donatılan ve olumsuz atıflarla yüklenen bütün süreç ve pratiklerin ön yargılar ve kültürel kabuller ile ilişkili olabileceği gerçeği ışığında rehberimiz bedenimiz. Ona kulak verelim.