Ana Sayfa Blog Sayfa 24

Kimi Kadınlar

0

Kimse, kolay kolay “ezberimi bozmak istiyorum” demez ve sürdürür gider ilişkisini. Diğer taraftan, kendi doğrusunu arayan kimi kadınlar da, bu ezberlenen ilişkilerden çıkıp gitmek isterler. Çok uzun zamandır bir “çıkış yolu” arayıp durmaktadırlar. Artık, rahatsızlıkları yüreklerine vurmuştur. Arayış sürecinde tamamen kaybolmaktan, azalmaktan, eksilmekten korkarlar.

Kimi kadınlar vardır, işte bu süreçten, her ne olursa olsun güçlenerek çıkmak ister. Bu süreçte onlara şifa olacak arkadaşları da vardır, kolayca dertleşirler onlarla. Çünkü o arkadaşlar, hikayesine en başından beri tanıklık etmişlerdir. Çok klişe söylemlerle geçen zamanlardır bir bakıma. Nihayetinde, çıkış yolu aramaya başladığında, bu ezberi bozmaya niyet edip de derdini arkadaşına anlattığında, o kimi kadınlara verilecek cevapların da, o günler de yaşananların da ezberi bozulur. Arkadaşının anlattığı bu bambaşka derdi dinlemenin, empati gücünü yükseltebileceğini ve günü geldiğinde seni de iyi edebileceğini bilir misin? Hikayesini dinlediğin arkadaşlarından, kendine de bir şeyler biriktirir misin? Aslında yalnızca biri için olmadığını, belki senin de olan bu ezber hikayeyi, bozulduğunda da anlayabilir misin? Size, önce şu bilindik hikayeyi anlatayım…

Hayallerle süslenmiş bir düğün gecesi kimi genç kadının zihninde vardır. Hem de ismen, cismen bilinmeyen biriyle. Hayalindeki biri derken, sorumluluklarının bilincinde, her koşulda hoşgörülü olmaya hazır, anestezi almış da gelmiş gibi orada, öylece, koşulsuz hazır birinden bahsediyorum. O gün orada yaptıklarından, yapmadıklarından asla pişman olmayacağını düşünen ve düşündüren de birinden aynı zamanda. Evet var öyle biri ama “o” hep orda olmayacak onu bilemiyor o vakit kimse, kendisi bile. Gününü bekleyecek anlam bulmak için ve sonra bu hayal ürünü düğün gecesinde olup bitenler ‘saçma sapandı’ olacaklar ki buna maalesef demek bile saçma sapan olabilir.

Saçma sapandı dendiği vakit, artık birçok şeyle birlikte bir çöplüğün içinden seslenir bir zamanlar ayakları yerden kestiren aşk, şehvet… Seslenirler ama artık kimsenin duymak istemeyeceği kadar eskimişlerdir. Sözcükler de ilişkiyle birlikte gençliğini geride bırakmış ve artık değersizleştirilmiştir. Çöplükten çıkıp bir yer aramaktadır kendine, tazelenmek için. Ve beklemeye başlar. Kim bilir belki… Hayat bu belli de olmaz!

Yaşayarak duygulara da sözcüklere de hayat veriyorduk, sonra da bize dokunuyordu bizi iyileştiriyor bazen kötüleştirip en sonunda da güçlendirmiyor muydu? Peki ya güçlenmeyi istedi mi kimi kadın?

Hayallerini bir düğün gecesinde sonlandırmanın huzuru ve ardından gelen rehavetiyle, bir ömür geçeceğini sanmakla başlar o büyük yanlış! Ve bu büyük yanlış, günün birinde büyük hayal kırıklığına götürebilir. Eğer öyle oldu ise, güçlü olmayı dilemez miydi kimi kadınlar? Dilerdi, çünkü böylesi bir hayal kırıklığı kolay baş edilebilecek bir şey değildir. Belki kendi yaşanmışlıklarından biriktirdiğin güçle başarabilirsin. Eğer biriktirememişsen gücünü, nereden bulacağını bilememenin şaşkınlığıyla, erkeğin vicdanına kaçıp orada da oyalanabilirsin süresiz. Bu kırıklığın acısından büyümek gelmez mi aklına ve ıskalamayı mı tercih eder kimi kadınlar? İster mi bir ömür geçsin incinmeden? Üzülmeden yoluna kaldığı yerden devam etmek istemez mi? Konfor çürütse bile “kimin umurunda, nasılsa yaşam sonsuz değil ya” der mi? Dünyaya bir daha gelmeyeceksek önemi var mı öğrenmenin, hikaye yaşamanın, o hikayenin kahramanı olmanın, bunun için acı çekmenin der mi?

Bu dönemeçte, belki bilinçli belki değil ama bir tercih var. Bu tercihin günün sonunda getirdiği yerde, ilişkideki diğerine benzemek diye tehlikeli bir şey var! Kendini tanıyıp, derinliklerine yolculuk yapıp, sevip, koklayıp, hakkını verip yolunu açarsan, meydana çıkarsın ya da saklarsın kendini, kaçtığın o derinliklerine. Sonrasında da unutursun, bu da en kestirme yoldur konfor alanı yaratmak için. Bu alanda çatışma yok. Kabul!

Buradan sonra yaşanan, iki ayrı kişinin ömrünün tek kişilik bir ömre dönüşmesinden başka bir şey değildir. İç içe geçmek, tek kimlik kullanmak, kaybolduğu yeri bilmemek, aramamak bile… En çok da dışarıdan fark edilen uyumlu çift, yakışan çift, ideal çift olur kimi kadınların ilişkisi. Herkes için kendini saklayarak yola devam etmenin normalliğinde, dışarıdan alkış bile tutulur. Örnek bir ilişki biçimi bile olur. Sana da içinde doğru bir şey yapıyor olmanın huzuru kalır.

Huzurlu bir ailenin üyesi kimliğini taşırsın üzerinde. Anne/baba ya da karı/koca ile kurulan cümlelerin içinde de o huzurla gezinir durursun. Ama evlatlar aile üyesi olarak o huzurdan payını alamayabilirler. Çünkü anne ve babanın ses ve tepkilerinin kafa karıştırıcı ve sinir bozucu şekilde birbirine benziyor oluşu, anne babanın cinsiyetlerini yitirmiş olması, evden bir an evvel kaçmayı düşündürten durumlarla dolu bir yere dönüştürmüştür evi. İlişkiyi sizden öğrenmeleri mümkün değildir ki. Ev hayli sıkıcı bir yerdir. Hep aynı şeyi defalarca yaşamaktan ve aynı şeyi konuşmaktan sıkıla sıkıla vazgeçmeden yeni hiçbir şeyi hayatına almadan yaşamanın doğal sonucudur bu. Var olan, büyüyebilecek daha iyiye güzele dönüşebilecek ne varsa hepsi gömülmüştür çoktan. Sonuç budur! İşte bu sığ yerden konuşulur, olaylar bu sığ yerden eleştirilir, en çok da ilişkiler…

Birinin ilişkisinin kötüye gittiği ayyuka çıkmayagörsün, hemen öğütler verilmeye başlanır. “Otur oturduğun yerde…” Orada dile gelir kadın olmak erkek olmak. Dişi kuş olmak, adam olmak diye bir deyim vardır ve vakitlice hatırlanır. İlişki mağduru, kurbanı her kimse o, onun için işe yarar mı bilmem? Duymak istedikleri ise eğer! Anlık şifâdır! İsteyen alır!

Bir de buralarda dolanmadan konuşanlar var elbette. “Çekme derdini, bırak o düşünsün, hayatını yaşa, özgür ol, kendini unutma, elini çabuk tut hayat kısa…” Bunun alt mesajı da “biz yapamıyoruz sen yap” anlamını içerir. “Herkes özgür olmalıdır”, “kimse kimsenin hayatını ipotek altına almamalıdır” diye sesleri yükselirken, kapıların onlara doğru ardına kadar açıldığını fark etmezler. Kapılar da nereden bilsin ki insanın kendine dürüst olamamasının sancısını?

Hiç düşünmezler, öğüt verdikleri kişi bunları duymaya hazır mıdır? Birine zorla, aklından geçemeyen, hatta ona birkaç beden büyük gelen, iyi niyetle söylenmiş tavsiyelerinin canını nasıl acıtacağını düşünmezler. Öyle ne kolay çıkar derinliklerine sakladıkları yerden, kendilerine söylemedikleri. O iş öyle kolay olmuyor, olmadı olmayacak da… İşte tam da burası çok güzel bir yer, gelsenize!

Öğüt verdiğiniz bir kadın olarak cevap veriyorum ve diyorum ki, hazır değilseniz gelmeyin. Bazen hazır olmasa da burada uyanabiliyormuş insan bir vakit. İşte orada uyansaydınız ancak anlayabilirdiniz ettiğiniz beylik lafların acımasızlığını. Bazen konuşmamanın, sadece dinlemenin mucizevi bir yanı olduğunu bilmek gerek. Lütfen şimdi konuşmayın, bırakın acısın, siz yalnızca eşlik edin… Geçecek elbet!

Taciz ve Güvensizlik

0

Son zamanlarda daha da sık duyduğumuz taciz, tecavüz, cinayet haberleri, buna katlanamıyor olmak, herkese karşı derin bir güvensizlik hissi ve fakat yine de insanlara asgari düzeyde güvenmek zorunda oluşumuz… Bunları konuşma sıklığımız artık günde birkaç kez olduğundan, bir şeyi fark etmemi sağladı, hepimizin bu süreçten nasıl geçtiğini…

Ben ilk defa liseye yeni başladığımda tacize uğramıştım. O zaman henüz 1.50 bile olmayan boyum, sırtıma attığım benden büyük gitar ve gündüz vakti. Kurstan çıkmış evime gitmek için otobüse binmiştim. Otobüsün kalabalığı içinde kendime yer bulmuş giderken, birileri de benim arkamda yer bulmuş. Hala aklım almıyor, benden fazla yer kaplayan o gitarla bunu nasıl başarabildi o şahıs, ama başardı. Kalçamda bir el hissettim ve başta anlamadım. Hiç başıma böyle bir şey gelmemiş ve asla da tahmin edemiyorum çünkü arkam epey korunaklı, ya da en azından ben öyle sanıyorum, üstelik her gün kullandığım için artık içindekileri tanıdığım ve oturduğum eve giden otobüsteyim.

Konduramıyordum ve bunu, bir daha hiçbir zaman o kadar uzun olduğunu düşünmediğim o iki durak arasında yaşamıştım. Yine o şahıs, artık her kimse, benim zaten ineceğim durakta benden önce kendini attı otobüsten ve arkasından da ben indim. Kıpkırmızı olmuş, neye uğradığını şaşırmış bir şekilde hala ne olduğunu anlayamazken arkasından indiğimi görüp korkarak bakmıştı arkasına ve adımlarını hızlandırarak kaybolmuştu. O an dank etmişti kafama ne olduğu, gerçekten bunu yaşadığım ve artık kaçıp gittiği. Sanıyorum o kişi de benim onun arkasından bilerek indiğimi sanmış olacak ki, telaşla kaçtı oradan.

Son zamanlarda okuduğum haberlere bakınca o adamın yaptığı şeyin bir sonucu olacağını düşünüp korkması bile ne kadar umut vericiymiş. Arkasından indiğim gibi o ufacık halimle ona zarar verebileceğime olan inancı ve bundan korkması…

Şimdilerde kızı ölmüş bir babaya mahkemede “Kızına sahip çıksaydın.” diyenleri görünce insan bu durum için bile en azından yaptığı pisliği biliyor diye düşünüyor.

İşte 13 yaşımdan 22 yaşıma kadar geçen zamanda yaşadığımız toplumsal evrim.

Biz yine bir gün bu anılarımızı (!) anlatıp birbirimize olası taciz şekillerini ve neler yapabileceğimizi konuşurken arkadaşım, “Bunu şimdi yaşasan ne yapardın?” diye sordu. “O pisliği anasından doğduğuna pişman eder, kimse yanımda olmasa bile hayatını cehenneme çevirmek için ömrümü harcardım” dedim. Ve bu cümleyi hemen hemen hepimiz kurduk, çünkü tacize uğraya uğraya ne yazık ki hepimiz bu konuda “tecrübe” sahibiydik. İşte bunu fark etmek beni yaraladı. Artık tacizciyi tanıyabiliyor olmak, gelmeden önlemek ve olabilecek toplum baskına karşı bile hazırda beklemek ne yazık ki tecrübenin getirdiği bir şey ve daha da kötüsü kadınların büyük çoğunluğu bu tecrübeye sahip. Herkese bana zarar verebilir gözüyle bakmak istemiyorum, paranoya yapmak, ufacık harekete kuşkuyla yaklaşmak istemiyorum ve elbette her erkeğin tacizci olmadığını biliyorum ama bunlar korkmama engel olamıyor. Bu korku da belki bazen haksız yere birilerini suçlamama neden oluyor. Çünkü artık o koca gitarla tacize uğrayan kız çocuğu değilim, çünkü artık hiçbirimiz o ilk tacizimizdeki ve hatta belki ikinci, belki üçüncü tacize uğradığımız andaki biz değiliz.

Dolayısıyla artık tacize uğramadan bile sesimi çıkarıyor olabilmeyi defalarca uğradığım tacizlere borçluyum. Bir kadın tek bir yıl, hatta tek bir ay içinde bile o kadar çeşitli şekilde ve defalarca taciz ediliyor ki bazı erkeklerin hiç anlamadığı şeylere bile hassasiyet gösterebiliyoruz. Yaralarımızı kaşıyan bir şeyler görüyoruz orada ve artık yapılan hareket taciz niyeti taşımıyor olsa bile, sırf yapabildiğimiz için sesimizi çıkarıyoruz.

Artık baştan kibarca uyarmak değil, rahatsız olduğumu vücut dilimle anlatmaya çalışmak değil, direkt bağırıyorum. Çünkü bunu yapabilecek hale gelene kadar çok sustum, çok tacize uğradım ve çok ağladım. Bu yüzden artık bunu bana yapanı ağlatabilecek güçteyim. Hala tacize uğradığımda korkuyorum ve aslında ilk defa yaşadığımdan daha çok korkuyorum artık, ama sadece ağlayarak bunu içime atmıyorum.

Siz de atmayın, ses çıkarın. O an öyle hissetmiyor olsanız bile tek başınıza değilsiniz ve bunu hep hatırlayın. Umuyorum dünya üzerinde hiçbir kadın, çocuk ve hayvan daha fazla bu tarz haberlerle gündeme gelmez.

Ve Hep Birlikte Koştuk…

0

Genelde toplumsal cinsiyet eşitliği özelde bir/bu coğrafyada bu konuda en azından farkındalık için aksiyon alırken daha önce düşünülmüş, konuşulmuş ve yapılmış olanların bilgisinin önemli olduğunu düşünüyorum. Merak ediyorum aslında daha çok. Nasıl oldu ne oldu da bu kadar mücadeleye rağmen bir arpa bol yol gidilemedi?

Bir olgunun diğer olgularla ya da dönemin ruhu ile etkileşim içinde olduğun farkındalığı da bütüncül bakış açısı için önemli. Yani örneğin inanç sistemlerini ve iktidar yapılarını tartışamazsak tek başına toplumsal cinsiyet eşitliğini tartışmamız yeterli olabilir mi emin değilim. Ya da örneğin sosyal ve kültürel bir alt yapı oluşturmadan kadının hem evde hem dışarıda tam zamanlı çalışan bir süper güç olabileceği fikrini benimseyerek kadınlara (ve zincirleme olarak o kadınların yüklerine ortak olan ev içi/dışı kadın yardımcılarına ve onların hayatındaki diğer kadınlara…) haksızlık yapıyor olmaktan endişe duyuyorum.

Kadının toplumsal ikincilliği biyolojik mi, bilişsel mi, psikolojik mi, sosyal mi, kültürel mi, iktidar ya da kapitalizmle mi ilişkili anlamaya çalışan çalışmaları bu yüzden çok önemli buluyor ve paylaşmayı iş ediniyorum. Bütüncül bakmadığımız müddetçe aynı yanlışları yapmaktan, aynı çıkmazlara girmekten ve yıllar sonra yine “hala bunu protesto ettiğimize inanamıyor olmak”tan çekiniyorum.

“Feministler Ne Düşünüyorlardı?” belgeseli üzerine yazarken belgesele konu olan olayların Amerika’nın dışavurum biçimleri olduğunu vurgulamıştım. “Bundan 40 yıl önce konuşulanların bizim coğrafyamızda bugün bile cesaret gerektirdiği bir gerçek” derken aklıma yıllar önce okuduğum bir kitap düştü: “… ve hep birlikte koştuk…” İlerici Kadınlar Derneği’nin 1996 yılında yayınladığı, 1975-1980 yılları arasını ele aldığı ve “yarı belgesel yarı duygusal özgeçmişimiz” diye tanıttığı derleme, Türkiye’nin dışavurum biçimlerinden birini bize hatırlatabilir diye düşünüyorum.

1970’ler ilginç bir dönem. Berlin Duvarı, Prag Baharı, hippiler, Vietnam Savaşı, aya yolculuk gibi olaylarla dünya tarihine damga vuran 1960’ları takip eden bu dönem daha çok sorgulamayı beraberinde getirdi. Bu sorgulamadan akademinin payına düşen iki güçlü entellektüel akım oldu: Feminizm ve Marksizm. Çünkü öncelikle cinsiyet ve iktidar sorgulanmalıydı. Hatta bir akım, ikisini birbirinden ayrı sorgulamanın mümkün olmayabileceğini işaret ediyordu.

İşte “…ve hep birlikte koştuk…” bu yaklaşımın ürünü bir örgütlenmenin belgelerinden oluşuyor. Heyecanlı bir kadın örgütlenme hikayesi bu. Farkındalık için hareket halindeysek daha önce bu coğrafyada düşünülmüş, konuşulmuş ve yapılmış olanlara dair bir fikir verebilir. Belki bugünün hikayelerini görünür kılmak kadar dünün hikayelerini anlatmak, korumak, aktarmak da yolumuzu aydınlatabilir.

Bir Sanal Gerçeklik Olarak Ahlâk

0

Geçtiğimiz günlerde genç bir oyuncu kadının özel görüntüleri sızdı internete. Genç olmayan bir oyuncu kadın da olabilirdi, oyuncu olmayan bir genç kadın da, fark etmez. Erkek pek olmazdı yalnız, zira bu ‘ifşa’ adı verilen ve ahlaksızlığın en görünür hallerinden biri olan hareket erkeklere pek yapılmıyor, yapılsa da bir erkek için en fazla ‘namı yürümek’ olarak adlandırılıp geçiliyor konu. Söz konusu bir kadın olduğunda ise sorulması gereken tek soru ‘Bunu kim yaptı?’ olması gerekirken nedense bu en son akla geliyor. Genelde ‘Onun da ne işi varmış başka adamın evinde?’ ya da ‘Keşke telefonda saklamasaymış bu fotoğrafları’ oluyor tepkiler. Ne olursa olsun bir insanın fotoğraflarını ondan habersiz ve izinsiz bu şekilde ortaya atmak suçtur hâlbuki ve o fotoğrafların varlık sebebini sorgulamak değildir verilmesi gereken tepki.

Böyle durumlarda en tiksindiğim şeylerden bir tanesi ise ‘Ay aman ne kötü olmuş tüh’ deyip hemen sonra ‘Link var mı?’ diye ortalara çıkan insanlar. Baksanız daha az önce ‘Kadına şiddete hayır’ yazısı paylaşmış olur bazen bir tanesi, diğeri ahlakla ilgili özlü söz, bir diğeri çoluk çocuğuyla kendi fotoğrafını profil fotoğrafı yapmış olur. Bütün bunlara rağmen bir an bile utanmazlar adres sormaktan, ‘Bir de biz görelim’ demekten, beğenmeye basmaktan, arkadaşlarına göndermekten.

Bu türlü çeşitli sosyal medya ayarlarımızla oynadı biliyorum ama belli başlı ahlaki kuralların sırf araya bir klavye ve ekran girdi diye yok olmadığını da unutmamız lazım. Karşımızda kanlı canlı duran bir insana söyleyemeyeceğimiz şeyleri aynı insanlara ekrandan doğru da söyleyemeyiz ya da günlük hayatta ‘ayıp’ olduğunu çok iyi bildiğimiz bir şeyi sırf arada bir ekran var diye rahat rahat, hiç utanmadan yapamayız. Gencecik bir kadının son derece üzüntü duyacağı bir olaydan kendimize ‘Link var mı link?’ terbiyesizliğini çıkaramayız. ‘Aman herkes bakmış bir de ben görsem ne olur?’ diyemeyiz, hiç tanımadığımız insanları linç edemeyiz, sırf ünlü diye birine küfürler savuramayız. İnternete misafir terliklerimizle girelim demiyorum ama gerçek hayatta yapmadığımız şeyleri sanal dünyada da yapmamak yeterli olacaktır zaten. Karşı komşuya oturmaya gittiğimizde suratına ‘Evin b.k gibi, sen de çok şişmansın’ demiyorsak mesela o zaman bunu yorum diye yazarken de bir kere daha düşünebiliriz.

Bir insan olarak ahlaki sorumluluğumuz sanal dünyada da gerçek dünyada olduğu kadar geçerli. Klavyemizden çıkanı kulağımızın duyduğu, aklımızı başımızda tuttuğumuz ve bu sanal linçlerin artık bittiği günler dilerim.

En Büyük Güç Sensin!

0

Bizim toplumumuzda “kadınlar” her ne kadar başarılı olsa da, şöyle bir yargı vardır: “Arkasında vardır birileri…”

Sanırlar ki, hiçbir kadın kendi kendine bir erkeğin başardıklarını başaramaz.

Bugün size toplumun iki yüzlülüğünden bahsedeceğim. Karşılaştığım kadarıyla, gösterdikleri kadarıyla!

Lise ve üniversitede kendi çabalarımla Photoshop öğrenmeye çalıştım ve öğrendim de! Üniversitede toplulukların afişlerini tasarladım.

Okul bitti, Gezi’den tanıdığım arkadaşımın ajansında iş öğrenmeye başladım, 3 ayda html5 (web kodlama) öğrendim. Sonra bankacılık serüvenim başladı, (para kazanmam gerekiyordu çünkü,) 4 sene sürecek olan satış pazarlama alanında bankada görev aldım. Bana yöneltilen ifadelerden bazıları şunlardı mesela;

“Sen bu şubenin vitrinisin.”

“Topuklu ayakkabı giy özlem!”

“Makyaj yap Özlem!”

Ama sonra odalarında şuna katılmamı beklediler: “Herkesin kişiliğine ve özel hayatına saygı duyuyoruz…” Peki ben buna inanacak kadar aptal mıydım? Hayır! İstifa ettim! Çünkü bu iki yüzlülüğe katlanamıyordum. Bu iş ve bu insanlar gençliğimi benden çalıyorlardı; arkadaşlarım gibi, sevgililerim gibi! Hepsini çıkardım hayatımdan; yüklerimden arındım!

Daha çok kitap okudum ve tüm kahraman kadın filmlerini izledim. Kendi eksik yönlerimi fark ettim ve güçlü yönlerime odaklandım. Radikal bir kararla, yetenekli olduğum sektöre giriş yaptım: Dijital Pazarlama. 2 sene içerisinde 3 istifa ve 2 işten çıkarılma yaşadım. Ailem tabii ki bu zor süreçte yanımdaydı ama ben tek başımaydım!

Sonra işsizken evlenme kararı aldım. Yeni roller eklendi üzerime (diğerleri yetmezmiş gibi…) Sadece Özlem olarak hayatıma devam etmek isterken, daha uyumlu olmak zorunda kalmışım, yanılmışım! Ben saldırgan bir pislikten ibarettim aslında, o dönemde hayatıma giren herkes beni yanlış tanımış mesela!

Aradan 2 sene geçti, tek başıma yine bir şeylerin mücadelesi içerisindeyim. Ablamla iş kurdum, istediğim ve hayal ettiğim hayatı yaşarken bunu gölgelemeye çalışan insanları görüyorum. Alanıma girerek, canımı yakmaya çalışan “hayalet” insanları!

Bazen tüm teknolojik cihazları, markaların reklam hesaplarını, yazmam gereken makaleleri ve sektörü güçlendirmek adına her hafta 8 saat videoya ayırdığım zamanı geride bırakıp uzaklaşmak istiyorum!

Bu yaşam ve başarma savaşının üzerine; 2020 Ocak ayı Kadın Cinayetleri raporunu merak ediyorum. Yaşadığım bu psikolojik şiddeti ve bu vahşice canı alınan kadınları düşünüyorum. Bunca ikiyüzlülüğün ortasında kalmışken tokat gibi gelen bu haberlerle diyorum ki:

“Kadınların tek başına da bir şeyler başarabileceğini anlatacaksın. Biz ölmek için doğmadık!”

Amacının sadece doğurmak, üremek, ‘instamom’ olmak, gezmek, alışveriş yapmak, pırlantaya kendini satmaktan ibaret olmadığını göstereceksin! Ve bizim gibi kadınların amacı hiçbir zaman da bu olmayacak!

Biz mücadeleci kadınlarsak eğer, bu Sevgililer Günü’nde belki de sadece kendimize sarılmalıyız en başta! Sonra eşimiz, sevgilimiz ya da her neyse!

Gözlerime bak!

Birlikte başaracağız!