Sağlık Sektörünün Kadın Bedeni Üzerindeki Tahakkümü

Sağlık Hizmetleri Temel Kanununa dayanarak hazırlanan Hasta Hakları Yönetmeliği başta olmak üzere sağlık hukuku düzenlemelerini içeren tüm mevzuat en temelde hastanın rızası alınmaksızın herhangi bir tetkik, tedavi veya sair müdahale yapılmamasını içerir. “Aydınlatılmış onam” olarak adlandırılan bu hukuki müessesede, hastaya konulan teşhis, uygulanacak tedavi ve oluşabilecek riskler açısından hastanın eksiksiz ve doğru şekilde bilgilendirilmesi ardından tıbbi işlem için hastanın rızasının alınması esastır. Mevzuat esas olarak “hastalık” ve “hastalar” üzerinden, patolojik bir olgu ile hekimin sorumluluğu üzerinde toplanmıştır.

Peki ya gebelik ve doğum konusunda hangi mevzuatın uygulanması gerekir?

Gebeliklerin hekimler tarafından takip edildiği ve doğumların hekimler nezaretinde gerçekleşmesinin yoğunlaştığı günümüzde gebelik ve doğuma da sağlık hukuku açısından yukarıda belirtilen hukuki düzenlemeler uygulanmaktadır. Kanımca bu hususta çok temel bir eksiklik vardır: gebelik ve doğum tüm memeli canlılar bakımından hayatın doğal akışında bir gerçekliktir ve bu anlamda “hastalık” olarak adlandırılması çeşitli yanlış uygulamalara yol açmaktadır. Öte yandan mevcut mevzuatın bu haliyle dahi uygun şekilde uygulanıp uygulanmadığı bana kalırsa şüpheli durumdadır. Birkaç örnekle inceleyelim.

Gebeliğin 11-14. haftalarında bebekteki down sendromunun erken saptanması için ikili tarama testi yapılır. (İhtiyaç halinde üçlü tarama testi ve biyopsi de gerçekleştirilir.) Bu, bebeğin veya annenin sağlık durumu açısından yapılması mecburi bir test değildir. Erken teşhis halihazırda bilindiği kadarıyla tedavi için herhangi bir fayda sağlamaz. Bu durumda esasen hiç şüphesiz ikili tarama testi yapılmadan önce bu testin yapılmasını isteyip istemediğinin kadına sorulması ve kadının onayının alınması gerekir. Fakat uygulamada hekimlerin herhangi bir bilgilendirme ve/veya onay ihtiyacı duymaksızın testi rutin şekilde yaptıklarını görürüz. Bu durumda ebeveynin down sendromu konusunda “bebek doğana kadar öğrenmeme” seçeneği elinden alınmış olur. Kaldı ki bu testlerin yüzde yüz tanı koyduran kesinlikte olduğunu söylemek de günümüz teknolojisinde pek mümkün değildir.

Bir başka örnek gebeliğin 24-28. haftalarında yapılan şeker yüklemesidir. Muhakkak ki gebelik şekerinin teşhis edilmesi ve gerekli uygulamanın yapılması hem gebe hem bebek için son derece önemlidir. Fakat gebelik şekerinin teşhisinde tek yöntem şeker yüklemesi midir? Bu tetkik yapılmadan önce alternatifleri hekimler tarafından bildirilmekte, kadına artıları ve eksileri ayrıntılı şekilde anlatılmakta ve onayı alınmakta mıdır? Uygulamada gördüğümüz şeker yüklemesinin de herhangi bir alternatif sunulmaksızın ve onay alınmasına ihtiyaç duyulmaksızın rutin olarak uygulanmasıdır.

Bir diğer münasebetsizlik halk arasında “çatı muayenesi” olarak adlandırılan gebeliğin 37. haftasından sonra pelvik kemiğinin doğuma uygunluğunun muayene edilmesidir. Bu muayenenin nasıl yapılacağının ve ne amaçla yapılacağının kadına bildirilmesi, kadının onayının alınması esastır. Muhakkak ki bebeğin kilosu ile doğum yolunun darlığı/genişliği kıyaslanarak vajinal doğumun mümkün olup olmadığını değerlendirmek doğum öncesinde önemli bir tetkiktir. Fakat bu muayene zaruri midir? Zaten doğum esnasında iskeletin gebelik zamanındaki halinden çok daha fazla açılması mümkün değil midir? Bu durumda bu muayene sadece bir ön bilgilendirme mahiyetinde kalabilir mi? Hal böyle iken 37. haftada yapılmasa da olur mu? Tüm bu soruların tam ve doğru yanıtlarının kadına verilmesi ardından kadının rızasının alınması gerekir. Tıpkı sayılan diğer örneklerde olduğu gibi bu muayenenin rutin bir gereklilik haline dönüştürülerek aydınlatılmış onam alınmaksızın gerçekleştirilmesi hukuka aykırı olduğu gibi tıp etiğine de aykırıdır.

Gebelikteki müdahaleler bir yana doğum esnasındaki muayenelerin de aydınlatılmış onam ekseninde detaylıca incelenmesi gerekmektedir. Tıbbi bir zorunluluk olmadıkça doğumun hızlandırılması için müdahalede bulunulması, plasentanın doğal yolla doğması için beklenmemesi, boy-kilo ölçümü gibi formalitelerin ilk emmeden önce yapılması gibi noktalar esasen tıbbi bir gerekçelendirme olmaksızın sağlık personelinin inisiyatifinde yapılan aykırı uygulamalar olup bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Bu uygulamaların temelinde paternalizm olarak adlandırabileceğimiz başkalarının hayatını onların iyiliği için onların talep ve fikirlerini dikkate almaksızın düzenlemenin doğru olduğunu savunan yaklaşım yatmaktadır. Anne-babalarımızdan çocukken sıklıkta duyduğumuz “Ama senin iyiliğin için böyle yapıyoruz” mazereti altında bireyin seçimlerini nazara almaksızın en doğru olduğu düşünülen uygulamanın birey adına kararının verilmesi paternalist bir yaklaşımdır. Hekimlerin de çoğu zaman bu yaklaşımla kişilerin tıbbi konularda karar vermek için yetersiz oldukları ve bu bilgilendirmenin hiçbir zaman gereği gibi yapılamayacağı ön kabulüyle tıbben en uygun olduğunu düşündükleri kararları onaya sunmaksızın verdiklerini görürüz.

Bu paternal fikriyattan sıyrılmak birey özgürlüğünü yukarı taşıyacak ve herkesi bir nebze daha bağımsızlaştıracaktır. Tam da bu yüzden aynı sloganı tekrarlamakta fayda var: Herkes için feminizm!

Yorumlar

yorum

0

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir